También la lluvia (Even the Rain – 2010) Yağmuru Bile

Kristof Kolomb, Amerika kıtasını keşfetti. Yıllardır okullarda okutulan tarih kitaplarında Amerika kıtasının keşfi ile alakalı olarak yazan tek cümle budur. Kimin emriyle o topraklara gitti, daha sonra o topraklarda ne yaptı gibi bilgiler çoğu zaman kayda değer bulunmaz. Ama küçük bir araştırma yapan herkes bilir ki kraliçenin acımasız bir kölesi olan Kolomb, gittiği yerdeki (şimdilerde Dominik Cumhuriyeti) yerlileri akla hayale sığmayacak işkencelere maruz bırakarak onları köleleştirmiştir. Ortaçağ Avrupası deyince dinsiz olur mu? Dini de bu emellerine alet etmiş ve ardından yüzyıllar sürecek bir emperyalizm ve sömürgecilik akımının ilk adımlarından birini atmıştır. Fakat tarih Kolomb’u daha çok bir kahraman olarak yazmayı tercih eder. Daha doğrusu tarihçiler. Şimdilerde oraya buraya demokrasi götürmek için yanıp tutuşanlar ve onların yardakçıları. Çapsızlar ve onların kahramanları.

Yüzyıllar önce başlayan bu köleleştirme ve hak mahrumiyeti günümüzde en az ilk zamanlarda olduğu kadar acı şekilde gerçekleşiyor. Hatta belki de daha acı şekillerde zira artık yaşanan her türlü faciadan tüm dünya saniyesinde haberdar olurken kimse kılını bile kıpırdatmıyor. İnsanın değerinin her şeyden (sözde) yüksek olduğu ama insanlığın beş kuruş olmadığı bu dünyada Bolivya’da yaşanan “yaşam sıvısı” sorununu anlatan 2010 tarihli Icíar Bollaín filmi También la lluvia, emperyalist dünyada haksızlığa uğrayanların mağduriyetini film içinde film mantığıyla anlatıyor. Bir yandan Bolivya’daki suyun (evet, su) özelleştirilmesine belgesel kıvamında bir bakış atarken diğer yandan bunun anlatımını güçlendirmek için Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfinin filminin çekimini kullanıyor.

İspanyol sinemasının en çok tanınan aktörlerinden olan Luis Tosar ve herkesin Diarios de motocicleta (The Motorcycle Diaries) ve Amores Perros’tan tanıdığına emin olduğum Gael García Bernal’ın başrollerinde oynadığı También la lluvia’nın hikayesi kısaca şöyle: Amerika kıtasının keşfi konulu gerçekçi ve çarpıcı bir film yapmak üzere Bolivya’ya giden yönetmen Sebastian (Gael García Bernal), sorumlu yapımcı Costa (Luis Tosar) ve film ekibi, oldukça geniş bir prodüksiyon için bir o kadar geniş oyuncu kadrosuna ihtiyaç duymaktadır. Bu kadroyu yerli halktan insanlara ayıran ekip, daha seçmeler sırasında bir takım problemlerle karşılaşır. Bu problemlerin daha sonra Bolivya’daki halk ayaklanmasında da etkili olacağından habersiz film ekibi filmlerini çekmeye devam ederken bir yandan da halkın maruz kaldığı haksızlık üzerinde kafa yorarlar. Fakat onlar için hava hoştur çünkü günde 2 Dolar’a oyuncu çalıştırmak hiç de zor değildir. İleride Bolivya’daki ayaklanmanın lideri olacak olan Daniel (Juan Carlos Aduviri) de bu oyuncuların içindedir ve film ekibi ile yaşadığı problemler zamanla kendini insanlık oyununa bırakacaktır. Devlet ise sömürgeci güçlerin ülkedeki suyu kullanmasına halkın demokrasi ile kendilerini seçmelerinden aldığı güçle göz yummaya devam etmektedir.

Filmin ismi oldukça manidar aslında. 2 saate yakın süren süresi boyunca duyacağımız ilk çarpıcı repliklerden biri olan “yağmuru bile”, halkın aslında nasıl mahrum bırakıldığını özetleyen en güzel bütün. Zira zamanında hükümet, insanların yağmur suyunu dahi biriktirip kullanmasını yasaklamış. Ancak senede 450 Dolar ödeyerek sudan yararlanma hakkı sunulan halkın bitap halini siz düşünün. Böyle acımasız bir dünyada hayatta kalmaya çalışan halkın hikayesini daha da çarpıcı yapmak adına film içinde film tekniğini kullanan, bir de bunun üstüne film içinde belgesel kurgusundan yararlanan yönetmen Icíar Bollaín kadar ünlü hümanist ve sosyalist senarist Paul Laverty’yi de tebrik etmek gerekir. Zira olağanüstü bir kurgu ve anlatım gücü, etkileyici diyaloglar ve çarpıcı repliklerle gerçekten muazzam bir senaryo yazmış kendisi. Hollywood sinemasının süper kahraman filmlerindeki masum halkı kötülerden kurtarmak isteyen ahlaklı ve iyinin dostu karakter profilinden uzak yarattığı karakterleriyle de sempati toplayan Laverty, dram dozajı yerinde bir hikayeyi olabildiğince akıcı yansıtmayı da başarmış. İzlerken bir an olsun sıkılmadığınız, kendinizi ve insanlığınızı, size öğretilenleri ve beyninize yüklenmeye çalışılanları sorguladığınız bir senaryoya imza atmış. Gerçekten takdir edilesi.

Kalabalık diyebileceğimiz oyuncu kadrosunun başarısı aslında çok farklı bir yönden ele alınmalı. Yalnızca También la lluvia’da rol yapmayan, aynı zamanda Sebastian’ın filminde de rol yaparak oyunculukta oyunculuk gibi zor diyebileceğimiz ama bir o kadar da normal karşılanabilecek bir işin altından kalkan bu ekibin önünde de şapka çıkarabiliriz. Bazı karakterler seyirciye doyum yaratmasa da Luis Tosar ve Gael García Bernal’ın performanslarının ciddi anlamda kayda değer olduğunu belirtmekte fayda var. Ama aralarında en iyi diyebileceğim biri varsa hiç şüphesiz tercihimi Karra Elejalde’den yana kullanırdım. Yetenekli oyuncu filmde, Kolomb’u oynayan fakat gerçek yaşamda rasyonel fikirleri ve alkole olan sevdasıyla öne çıkan bir aktörü canlandırıyor.

Cennet gibi bir diyarda çekilen filmin açık alan çekimleri de harikulade. Kolomb’un hikayesinin anlatıldığı kısımları da sanki También la lluvia’nın birer sahnesiymiş gibi direkt olarak kadrajına alan yönetmenler, kamera kontrolü ve kullanımı ile övgüyü hak ediyorlar. Karakterler üzerine yapılan yakın çekimler ve özellikle gözler üzerinden giden duygu aktarımının filmin kaygısını seyirciye aktarmada ne kadar önemli olduğunu da belirtmekte fayda var. Aynı Kolomb’un anlatıldığı filmin oyuncu seçmelerinde bahsedildiği gibi Daniel karakterinin gözleri üzerinden anlatılmaya çalışılanlar, oyuncunun kendi yeteneklerinin de ötesine geçecek seviyede dikkat çekiyor.

También la lluvia’da onca etkileyici sahne varken şahsen benim dikkatimi çeken çok değerli iki sekans vardı. İlkinde Sebastian, filminin zorlu bir sahnesini oyunculara kabul ettirmek için uğraşıyor. Sömürgecilerden kaçan kadınların çocuklarını köpeklere yem etmek yerine suda kendi elleriyle boğdukları (ki tarihte de bu olayın gerçekten yaşandığını okuyoruz) bu sahneyi kabul etmiyor oyuncu kadınlar. Sebastian’ın, kadınlara kendi çocuklarını değil de maketleri boğacaklarını anlatması bile etki etmiyor. Ne kadar bir kurgu da olsa bunu yüreklerine sığdıramayan kadınlar bu zorlu sahneyi çekmeyi sonuç olarak kabul etmiyor. Bu sırada Sebastian’ın ağzından dökülen laflar ise oldukça çarpıcı: “Bu sahneyi ben yazmadım. Bu bir gerçek ve yaşandı. Göstermek ve çekmek zorundayız.” Duygulanmama engel olamadığım ve tüylerimi diken diken eden diğer sahne ise filmin en sonunda Daniel’in Costa’ya verdiği manidar hediyeydi: Küçük bir şişe su. Ya da onların diliyle yaku.

İspanya’nın Oscar ödülleri olarak geçen Goya Ödülleri’ne en iyi film dahil 13 dalda aday olup bu ödüllerden üçünü (en iyi özgün müzik – Alberto Iglesias, en iyi yapım tasarımı, en iyi yardımcı erkek oyuncu – Karra Elejalde) kazandıktan sonra Avrupa Film Ödülleri’nde en iyi film kategorisinde yarışan También la lluvia, geçtiğimiz senenin en kayda değer filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Elindekini beğenmeyen ve onlarla yetinmeyenlerin ayda 2 Dolar ile kandırılanların hikayesini anlattığı bu film herkesin beğeneceği bir dram. Evet, Kristof Kolomb o kıtayı keşfetti. Bunun sonuçlarını ise masumlar çekiyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

Winter’s Bone (2010) Gerçeğin Parçaları

İlkini 2004 yılında çektiği 2 uzun metraj filminden ikincisi Winter’s Bone ile...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir