Un amour de jeunesse (Goodbye First Love – 2011) Elveda İlk Aşk

Gençlik aşkları unutulmaz derler. Yaşamın sillesini yememiş, kendi hayal dünyalarında yaşayan ve hala çocuk diyebileceğimiz insanların birbirlerine karşı hissettikleri masum, bir o kadar da aptal duyguların yerini alabilecek bir başka şey olmadığını düşünenler de azımsanmayacak kadar fazla. Şahsen birden fazla (gelin şuna onlarca diyelim) çocukluk aşkı olan biri olarak bu gruba dahil olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta dahil olmadığımdan için de mutluyum sanırım; Un amour de jeunesse’ü izledikten sonra daha da mutlu oldum çünkü geçmişin gölgesinde yaşayarak bir yere varılamayacağını anlatan bir film bu. Sinema dünyasına oyuncu olarak atılan fakat çok kısa süre sonra bu sevdasından vazgeçip kameranın öteki yüzünde kendine yer aramaya çalışmış Fransız sinemacı Mia Hansen-Løve’ün üçüncü yönetmenlik deneyimi olan Un amour de jeunesse, iki ergenin aşklarının nasıl kısıldığını fakat tek taraflı olarak sönmediğini anlatan bir film.

Camille (Lola Créton) ve Sullivan (Sebastian Urzendowsky) birbirlerine sırılsıklam aşık ve ergenlik dönemi sancıları yaşayan iki gençtir. Camille oldukça duygusal, içinde bulunduğu gelişimsel sürecin bir hayli etkisinde ve kendini hafif melankolik olarak tanımlarken Sullivan ise yine söz konusu gelişimsel sürecin etkisinde cinselliğini yaşama isteğiyle yanıp tutuşan ve özgürlüğüne düşkün biridir. Camille’in kompleksli kişiliği ile ilgilenmekteyken bir anda arkadaşları ile 10 aylık bir Güney Amerika turuna çıkma planı oluşturan Sullivan, kız arkadaşından ayrılacağı için hem kendi içindeki acıyı yumuşatmaya, hem de Camille’in duygusallığını yenerek ona güven aşılamaya çalışır. Birlikte yaptıkları küçük bir tatil sonrasında yolculuğuna başlayan Sullivan, başlarda sık sık Camille’e mektup yazarken bir süre sonra bundan vazgeçer. Aradan haftalar geçmektedir; ardından bu haftalar aylar olur, aylar ise yıllara döner. Sullivan’ın aşkını içten içe yaşarken bir yandan da mimarlık eğitimi alan Camille, oradaki hocası Lorenz (Magne-Håvard Brekke) ile aşk yaşamaya başlar. Bir gün otobüste Sullivan’ın annesini gören Camille, eski erkek arkadaşıyla bu yolla iletişime geçer. İkili yıllar sonra buluşur, sevişir, koklaşır. Fakat değişen hiçbir şey yoktur: Camille yine duygusal kızı oynarken Sullivan hala cinselliği ön planda tutan düşüncesiz bir erkekten öteye gidememiştir.

Filmin başları seyirciyi o kadar sıkıyor ki yüz dakikalık sürenin bu şekilde geçip geçmeyeceğini, geçecekse filmden vazgeçme durumlarını sorgulayabilir (en azından bende oluşan reaksiyon buydu). Fakat filmdeki olaylar değiştikçe kendini izlettirme potansiyeli de artıyor diyebiliriz. Önceleri oldukça itici gelen oyunculuklar konusundaki fikirleriniz de değişebiliyor. Yönetmenin asıl amacının ergenlik problemleri yaşayan bir ikiliyi anlatmaktan ziyade o dönemden kalma bir aşk üzerinden kişilik tahlili yapmayı tercih etmesini kabullendiğiniz an film hakkındaki düşünceleriniz de yerine oturabiliyor. Takip etmekte zorlandığım filmin bu yönünü anladıktan sonra akışına bıraktım ve Mia Hansen-Løve’nin aslında seyircisine göstermek istediği şeyin oldukça gerçekçi olduğunu fark ettim. Psikolojisini anlamakta güçlük çektiğimiz bir kızın içinde yaşattığı aşk ile olaya tamamen seksüel açıdan bakan bir ergen erkekten daha olağan ne olabilir ki? Üstelik yapmacıklıktan uzak gelen karakterler ve oyuncuların performanslarını bu temeller üzerine oturttuğumuzda tam kıvamında bir gençlik anlatımı izliyoruz diyebiliriz. Sullivan karakteri gidip de gelmediğinde Camille’in acısını izleyeceğimizi düşündüğümüzde aslında biraz olsun haklı çıkarken öte yandan seyircinin önünde tam bir kadına dönüşen Camille karakterinin gençlik aşkına karşı hiç sönmeyen sevdasının etkilerini de saniye saniye izliyoruz. Bir yandan sebebi bu cansız kadın karakterin duygu durumunda ararken diğer yandan Lola Créton’ın yeteneğini de sorgulayabilirsiniz, orası size kalmış.

Senaryosu itibariyle tatmin edici olan filmin anlatımını güçlendiren unsurlarına baktığımızda daha iddialı şeyler görüyoruz. Müzikleri ile yine ortalamanın üstünde duran Un amour de jeunesse’ün bir Fransız sineması örneği olmasından mütevellit harikulade bir kamera kullanımı ve ışık ayarı var. Gerek iç mekan çekimlerinde gerekse dışta, yönetmenin perdeye yansıtmayı tercih ettiği açılar filmin en övülesi yönünü oluşturuyor şahsi fikrime göre. Oyunculuklara baktığımızda ise her an kameranın önünde duran ve melankolik duygu durumundan ötürü seyirciyi sıkmaya meyilli Lola Créton’ın vasat performansı dışında kayda değer pek bir şey göremiyoruz. Sebastian Urzendowsky’nin tam bir ergen erkeği canlandırması yeteneğinden midir yoksa özünden mi bilinmez, o da ayrı bir mesele.

Türk izleyicisi ile bu sene hem !f İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde hem de ondan kısa bir süre sonra vizyonda buluşan Un amour de jeunesse, Fransız sinemasının bu seneki dikkat çeken örneklerinden. Konusunun ve anlatımının gerçekçiliği ile özellikle eleştirmenlerden oldukça olumlu yorumlar alan filmi genel anlamda beğendiğimi söyleyebilirim. Bunda yönetmenin gençlik aşkının bitişini anlatmak için oldukça basit ve düz olarak seçtiği final sahnesinin de etkisi bir hayli fazla.

Diğer yazıları Burak Hazine

Sinemanın Şairi Andrey Tarkovski: Bölüm III

Zerkalo ile birlikte Tarkovski’nin en kişisel filmi olan Nostalghia, aynı kendisi gibi...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir