Win Win (2011) Kazananlar Kulübü

Bugüne kadar çektiği üç filmde de farklı, kan bağı olmayan, herhangi bir geçmişleri de olmayan insanların bir araya gelip gayet mutlu mesut yaşayabileceklerini anlattığı filmleriyle tanınan Thomas McCarthy aslında Amerika’da tanınan bir oyuncu. George Clooney’nin oynadığı ya da bir şekilde alakası olduğu filmlerde boy göstermesinden tanıdığım, daha sonra sinema işini biraz da kameranın öteki tarafında icra etmek üzere yönetmen koltuğuna oturup The Station Agent’ı çeken McCarthy, ilk filmiyle oldukça sükse yapmıştı. En az ilki kadar başarılı ikinci filmi olan The Visitor’da da çizgisinden ödün vermeyip Oscar’a dahi aday olmuştu. Geçtiğimiz sene çektiği Win Win ise kendisinden bir kez daha söz ettirse de öyle görünüyor ki McCarthy, ivmesinde bir düşüş yaşıyor olabilir.

Bir avukat, bir güreşçi koçu ve para kazanmak uğruna daha başka işler yapan iki çocuk babası Mike’ın (Paul Giamatti) hikayesini izlediğimiz Win Win, klişe Hollywood başarı hikayelerini andırmakla birlikte az da olsa bağımsız yapım olmasının getirdiği faydayla benzerlerinden bir adım öne çıkıyor. Avukatlığını yaptığı demans hastası Leo’nun (Burt Young) aynı zamanda bakıcılığını üstlenen fakat vakit kaybetmemek için onu bir huzurevine yatıran Mike, bu yolla Leo’nun parasını yemektedir. Bir gün çıkagelen Leo’nun gizemli torunu Kyle (Alex Shaffer) başlarda Mike ve eşi Jackie’ye (Amy Ryan) sorun çıkaracakmış gibi gözükse de güreşteki başarısı sebebiyle Mike’ın dikkatini çeker ve onun himayesinde yaşamaya başlar. İşin içine Leo’nun paragöz kızı, Kyle’ın da sorumsuz annesi Cindy (Melanie Lynskey) de girince tüm olaylar bir ahlak meselesine dönüşür.

Öncelikle bu filmin bir komedi filmi olmadığını söylemem gerekiyor. Mike’ın arkadaşı Terry rolünde karşımıza çıkan Bobby Cannavale’in karakteri dışında seyirciye tebessüm ettirecek hiçbir karakter ya da durum söz konusu değil. Yine de Terry karakterinin biraz abartılı yaratıldığını düşünmekteyim. Zaten filmin genelinde seyirciyi güldürmekten ziyade zorlu başarı öyküsü ve aile dramı anlatarak huzursuzluk ve heyecan yaratma amacı güdülüyor. Daha önce de belirttiğim gibi pek çok Hollywood kahramanlık ve başarı öyküsünde olduğu gibi işliyor olaylar, yine aynı o filmlerde olduğu gibi sporcuların özel hayatlarındaki çalkantılarla hikaye doldurulmaya çalışılıyor. Amerikanlar bu tür senaryolar yazmaktan ne zaman vazgeçecek bilinmez ama artık aynı malzeme üzerinden bir yerlere gelinmeye çalışılması seyirciyi pek de hoşnut etmiyor kanaatimce. Belki Amerikanların gündelik yaşantılarındaki başarısızlıklarından ötürü bu tür hikayeler izlemek hoşlarına gidebilir ama dünya sinemasına baktığımızda belli kaygılar güden sektörlerin bu tür yapımlardan ellerinden geldiğince uzak durduklarını biliyoruz. Öyküde ilgi çekici bir yön olmamakla birlikte diyaloglar konusunda da seyircinin hoşuna gidebilecek bir aykırılık görülmüyor Win Win’de. Senaryo dahilinde hoşuma giden tek şey Mike karakterinin diğer başarı filmlerine kıyasla “mükemmel” olarak yaratılmamış olması. Win Win’in aykırılığı ve ilgi çekiciliği de bu noktada kendini gösteriyor zaten. Sorumsuz anne, sorunlu ergen, mükemmel bir eş (Jackie), çatlak bir arkadaş gibi klişe tiplemelerin yanında kusursuz bir sporcu koçu beklerken attığı adımlarda aksaklıklar yaşayan, sorumsuz bir erkek portresi yaratılmış. Tabii tahmin edebileceğiniz üzere anlatılan hikayenin sonunda bu karakterdeki değişimler anlatılıyor ve mutlu bir final ile Win Win noktalanıyor.

Senaryodaki hoşnutsuzluğumu kapatan şey ise filmin oyuncuları oldu. Paul Giamatti’nin oyunculuğunu ne kadar çok beğendiğimi belirtmeme gerek yok sanırım. Önceki performanslarında olduğu gibi Win Win’de de kim olduğunu gösteriyor usta oyuncu. Aynı şekilde filmde dikkat çeken isimlerden Amy Ryan’ın yeteneklerini sorgulamak da manasız geliyor bana. Filmde önemli bir rol üstlense de onca dramatik karakterin içinde komik olmaya çalışan Terry’yi canlandıran Bobby Carnavale’in performansını ise olumlu karşıladığımı söyleyemeyeceğim. Gerçi bu düşüncemin sebebi Carnavale’in kendisinden mi kaynaklanıyor yoksa gereksiz bulduğum Terry karakterine olan antipatimden mi; emin değilim.

Özellikle okyanusun ötesindeki senaristler ve eleştirmenlerce beğenilen senaryosunu zayıf bulduğum fakat benzer filmlerin söz konusu topluluklarca her daim ön plana çıkarıldığını bildiğim için seyir zevkimde sorun aramadığım bir film oldu Win Win. Eğer Thomas McCarthy’nin önceki iki filmini izleyip beğendiyseniz bu filmi izlemenizi öneririm. Belki The Station Agent kadar beğenmeyeceksiniz ama “hep beraber mutlu yaşayabilen farklı insanlar” konseptinden hoşnut kalma ihtimaliniz yüksek. Bu yönüyle de oldukça sıcak bir film Win Win. Tek problem ise bu sıcaklığın bazılarını bunaltabileceği.

Diğer yazıları Burak Hazine

Ruhlar Bölgesi Bölüm 2 (Insidious Chapter 2)

Bu sene The Conjuring ile özgün içerik üretmekte, üretmeye çalışsa bile başka...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir