The Hobbit: An Unexpected Journey

11 yıl önce başlayan beyazperdede Orta Dünya macerası devam ediyor. Peter Jackson’ın ekibinde pek bir değişiklik yapmadan tekrar yönetmen koltuğuna geçtiği The Hobbit üçlemesinin ilk filmi An Unexpected Journey, Tolkien hayranları başta olmak üzere fantastik edebiyat ve sinema sevenlerin imdadına koşan bir görsel şölen. Yüzüklerin Efendisi serisinden sonra “acaba daha iyi olabilir mi” şeklindeki kuşkularımıza henüz bir yanıt verdiğini söyleyemesem de ondan daha profesyonel ve en az onun kadar üstünde çalışılmış titiz bir iş olduğunun garantisini rahatlıkla verebilirim.

Film, Peter Jackson’ın ve yapım şirketinin para hırsı uğruna 169 dakika sürüyor. Yüzüklerin Efendisi serisine yapılan bir göndermeyle başlıyor ve bir anda 60 yıl geriye dönüyoruz. Cüce krallığının nasıl yıkıldığı ve ejderha Smaug’un hükümdarlığının anlatıldığı bir sekansın ardından asıl hikaye başlıyor. Senarist ekip bir yandan kitaba sadık kalmaya çalışırken diğer yandan The Hobbit öyküsünden çok farklı, hatta yer yer seyirciyi sıkan ve gereksizliğini her seferinde belli eden olayları da filme dahil ederek seyir zevkini azalttığına inandığım bir işe imza atıyorlar. Belki gördüğümüz bu hikaye dışı durumlar göze güzel geliyor fakat hiçbirinin bir anlam ifade etmediği ve tamamen süre doldurmak için çekildiği, film ilerledikçe kendini daha da belli etmeye çalışıyor. Haliyle seyirci yoruluyor. Öyle ki bol bulunan aksiyon sahneleri bile bazen bu yorgunluğu atmaya yetmiyor. Hatta söz konusu sahnelerden bazılarının sonuçsuz bırakılması, kişinin tatmin olma eşiğinde ister istemez bir takım değişiklikler yaratıyor.

Öte yandan film, teknik açıdan bakıldığında Yüzüklerin Efendisi serisine göre çok daha üst bir kulvarda kendine yer ediniyor. Set tasarımlarının ne kadar muhteşem olduğunu, bunlara özel efektlerin eklenmesiyle daha çabuk anlıyoruz. Kostüm tasarımlarından yapım tasarımlarına, saçlara ve makyajlara kadar her şey incelikle işlenmiş. Gerçi ülkemizde 48 fps versiyonu gösterilmediği için bilemeyeceğim ama yönetmenin bu çekim tarzının makyajı ve filmde kullanılan materyalleri oldukça kötü yansıttığı görüşü hakim yurtdışında. Biz 24 fps izlediğimiz için böyle bir eksiklik hissetmedik elbette. İlk üçlemede o kadar fazla dış mekan çekimi olduğu halde bu fırsattan genelde yararlanamayan görüntü yönetmeni Andrew Lesnie, The Hobbit’te kendine çeki düzen vermiş gibi görünüyor zira filmde fazlasıyla tatmin edici bir kamera kullanımı var. Öyle ki kamerayla birlikte seyirci de akıyor diyebiliriz.

Oyuncular mevzusu ise filmin zayıf yanlarından biri aslında. Oldukça kalabalık bir kadroyu yöneten Peter Jackson, Yüzüklerin Efendisi’nde kendine hayran bırakacak kadar iyi yaptığı bu işi The Hobbit’te pek becerememiş gibi gözüküyor. Karakterlerin ciddi bir kısmı filme neden dahil edilmiş ya da öyküde olduğu gibi filmde de yer alan bir takım karakterler niçin bu kadar geri planda kalmış diye düşünmeden edemiyor insan. Yine de Gandalf’ımız Ian McKellen, Bilbo rolünde Martin Freeman oldukça sempatik işler çıkarmış diyebiliriz. Thorin karakterine hayat veren Richard Armitrage’ın performansının da her çabaya rağmen sönük kaldığını düşünmekteyim. Galadriel’in ise ilk üçlemeye kıyasla daha alımlı, çekici ve görkemli gösterilmesinin altında usta oyuncu Cate Blanchett’in rolü vardır elbette.

Diğer yazıları Burak Hazine

Sovyet Dönemi Sonrası Rus Sineması’na Bakış

Sovyetler Birliği dağıldığından bu yana Rus sineması hiçbir zaman bildiğimiz haliyle kalmadı....
Devamı

3 Comments

  • araya konulan bazı sahneler gereksiz ve sonucsuz kalıyor demissiniz ama 3 leme oldugunu da soylemissiniz. demek ki devam serisinde sonuclanak hepsini bitirse neden 3 lesin ki :) guzel yazi tesekkurler.

  • Teşekkürler. Filmin frame rate’ini ve görüntü yönetmenini ezberleyerek teknik inceleme yapamazsın. Teknik açıdan filmi incelemeye çalışmışsın ama “kamera akıyor” şeklinde bir inceleme olmaz. Kestirip atmak yerine daha derin bir teknik inceleme yapmalısın. Ya da işin teknik boyutuna hiç girmemelisin. Ayrıca kitaba bağlı kalınması gerekmiyor bu kitap incelemesi değil ve konu sıkıcıysa da filmin içinde bulunan an “sıkıcı” olabilir. Üç saate yakın süren heyecanla ve sıkılmadan izlediğiniz bir film varsa buraya yazarsanız seviniriz.

    • Bu bir film tanıtım yazısıdır, bunu anlamadan bu tür yorumların yapılmasını gereksiz buluyorum. Ben bir sinema öğrencisi değilim, baktığımı ve gördüğümü eleştiririm. Sinematografın ismini ezberleme gibi saçma lafları da ancak ayrım yapamayanlar kullanır.

      Kitaba bağlı kalınmaması gerektiği konusundaki fikirlerim için başka yazılarıma göz atabilirsiniz. Bu filmi sıkıcı kılan şeyin kitaba bağlı olunmaması değil, para uğruna gereksiz uzatılması olduğunu açıkça belirtmişim.

      Teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir