Blancanieves (2012)

2012 yılı Pamuk Prenses’e yaradı. Hollywood’un hali hazırda pek de beğenilmemiş iki pamuk uyarlamasından Mirror, Mirror öyküyü gülünç ve yer yer eğlenceli hale getirerek yalnızca göze güzel gelen bir yapım olurken rakibi Snow White and the Huntsman ise adeta seyirci için bir ceza, bir külfet ya da sinemaya hakaretti. İki film de kötü olarak değerlendirilse de elbette iyi yanları da vardı: Mirror, Mirror’ın kostümleri ve set dekorları kendine hayran bırakırken Huntsman’da Charlize Theron’un hayat verdiği kötü kraliçe tiplemesi zihinlere kazındı. Bu iki yapıma karşılık okyanusun öteki ucundan, İspanya’dan geldi yanıt. İkinci yönetmenlik deneyimi olsa da çıkışını Blancanieves ile yakalayan Pablo Berger imzalı bu İspanyol filmi, siyah beyaz ve sessiz olması, bir de üstüne bilindik masalın üstünde bir takım oynamalar yapmış olmasıyla en baştan dikkatleri üzerine çekiyor.

Berger’in yarattığı pamuk prenses dünyası İspanyol kültürüne uyarlanmış olsa da ana hatları itibariyle hepimizin bildiği masala sadık. Zengin ve ünlü bir matador olan Antonio, karısı Carmen’in hamileliğinin son dönemlerinde çıktığı bir boğa güreşinde sakat kalır. Carmen, Carmencita ismini verdikleri bebeğin doğumu sırasında hayata gözlerini yumarken kocası Antonio ise dört uzvu felçli bir şekilde hayata küsmüştür. Antonio’nun zengin ve yakışıklı olduğunu fark eden bir hemşire, Encarna, gözünü bu adama çoktan koymuş ve bir anda onu kendisiyle evlendirmek için ikna etmiştir. Fark edebileceğiniz üzere Encarna, özgün masaldaki kötü kraliçenin ta kendisi olmak için biçilmiş bir kaftan gibi duruyor buraya kadar. Yıllar boyu babasından ayrı yaşayan Carmencita, daha sonra onun yanına yerleştiğinde Encarna tarafından kömürlükte yaşamaya zorlanır. Aradan yıllar geçer ve Encarna, kaza süsü vererek Antonio’yu öldürür. Carmencita’yı da bir yardımcısına öldürtmek üzere uzaklara yollar fakat bildiğimiz üzere avcı rolündeki bu adam güzel kızı öldüremez. Sözümona Carmencita, matadorluk yapan yedi (fakat ne hikmettir bilinmez filmde altı tane var) cüceyle tanışır. Onlarla iyi arkadaş olup turneye çıkar. Hep birlikte matadorluk yaparken bir anda üne kavuşurlar. Malikanesinde çektirdiği fotoğraflar ve verdiği röportajla bir dergiye kapak olmaya hazırlanan Encarna ise ay başında dergiyi eline aldığında kapakta kendisi yerine bizim pamuğu ve yedi cüceyi görür. Eh, bundan sonra işin içine bir adet elma ve öpücük mevzuları giriyor. Filmin son görüntüsü ise hem güldürüp hem hüzünlendiren Berger’in seyircisine son darbesi niteliğinde.

Hikayeyi bu kadar uzun anlatmam adetim olmasa da Blancanieves, bu şekilde anlatıldığında kulağa (ya da zihne) saçma gelen bir komedi filminden farksız gözüküyor. Fakat yönetmenin yaptığı şey bundan çok daha farklı zira film baştan aşağıya dramatizasyonu güçlü olmayan bir acıdan besleniyor. Siyah-beyaz ve sessiz olmasının da getirdiği avantajlar ile hikayenin üstünde yapılan oynamalar Blancanieves’i saygı duyulan ve sevilen bir boyuta kolaylıkla taşıyabiliyor. Öykünün İspanyol kültürüyle yoğrulmuş olması, tahmin edilenin aksine seyircinin seyir sırasında film ile bütünleşmesine engel olmuyor. Bu elbette yönetmenin, eserine dair en büyük başarısı. Diyalogları kullanmadan seyircisini duygu denizinde farklı akıntılara kaptırabilmesi de cabası.

Blancanieves’te harikulade ve çoğu zaman gotik kostümler, bir o kadar iyi set dekorlarına baştan sona eşlik eden muazzam müzikler ile uzun süre unutulmayacak bir Pamuk Prenses uyarlaması izliyoruz. Oyunculukların da fazlasıyla başarılı olduğu film, İspanya’nın Oscar’ları sayılan Goya Ödülleri’nde toplamda 19 (evet, on dokuz) adaylık elde etti. Ayrıca bu sene ülkesinin Oscar adayı olan eserin ne kadar ince işlendiğini ve yönetmenin zekasını ne yönde kullandığını anlatabilmek için onu izlemekten başka çare yok. Hiç şüphesiz sezonun en iyi filmlerinden biri var karşınızda. Bu yazı bunu anlatabilme başarısı gösterememiş olabilir fakat en azından filme bir şans vermeniz için yeterli olacaktır diye umuyorum. İyi seyirler.

Dipnot: Filmdeki iki önemli karakter olan Antonio ve Encarna’ya hayat veren oyuncuların geçen senenin siyah-beyaz ve sessiz filmi olan The Artist’in iki başrolüne benzediğini bir tek ben mi düşünüyorumdur acaba?

Diğer yazıları Burak Hazine

Altın Küre Anketim Sonuçlandı!

69. Altın Küre Ödülleri’nin adayları açıklandıktan birkaç gün sonra başlattığım ve üç...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir