Halley (2012) Kuyruklu Yıldız

Bir spor merkezinde güvenlik görevlisi olarak çalışan Alberto, uzun yıllardır çektiği amansız hastalığın artık vücudunu yiyip bitirdiğini bilmektedir. Derin yaralar ve kanamalarla giden bu çaresizliğinin önüne geçmek için çeşitli kokular sıkmakta, hatta derisine çeşitli sıvılar dahi enjekte etmektedir. Fiziksel aktivitesi de kısıtlandıktan sonra çalıştığı işi bırakma kararı alır fakat birden kendisini etkilemeyi başaran patronu Chivis tarafından dünyevi zevklerin kollarına hapsolma gafletine düşer.

Yönetmen koltuğuna oturduğu ilk uzun metraj filmi Kuyruklu Yıldız’da (Halley) oldukça nadir gözüken bir bağ doku hastalığına sahip bir adamın yalnızlığını ve çaresizliğini anlatan Sebastian Hofmann, Sundance Film Festivali’nde oldukça iyi eleştiriler aldıktan sonra !f İstanbul 2013 kapsamında Türk seyircilerini de selamladı. Zengin görüntüler ve uzun planların eşlik ettiği hareketsiz kameraları kullanarak yaşayan bir ölünün iç dünyasına dışarıdan bir bakış sunulan film bir ilk deneme için oldukça başarılı sayılabilecek ve yönetmenin diğer işlerini beklememize sebep olabilecek kadar iddialı.

Film, bir buçuk saate yakın sürmesine rağmen oldukça yavaş temposu ve seyirciyi ikiye bölmesi muhtemel uzun süren yakın plan çekimleriyle zaman zaman dikkatin yoğunlaştırılmasında zorluk yaratıyor. Hofmann’ın biraz önce bahsedilen öyküden ziyade ana karakterin hastalığına uzun uzun vakit ayırmayı tercih ettiğini de ilk bir saat sona erdiğinde ister istemez fark ediyoruz. Fakat yönetmenin kaygısının bir durum ya da olay anlatmak olduğuna dair şüphelerim var; zira Kuyruklu Yıldız’ı izlerken Alberto’nun yaralarından (ki filmin yarısından fazlası onlara bakmakla geçiyor) ziyade birçok fotoğraf karesini, hatta mübalağa yapacak olursak birçok tabloyu dikkatle incelememiz istendiğini anladım. İnsanların din olgusuyla yıkanan zihinlerinin aynı metotla nasıl yaşama yönlendirebilindiği, ölmek üzere olan bir adamın yerlerde süründüğü halde kimse tarafından yardım almadığı gibi tezatlar ve ironilerle de bezeli olan filmde Alberto karakterinin bir anda morgda belirmesinin ise açıklanmıyor oluşu film hakkında daha fazla kafa yorulması gerektiğine kanaat getiriyor. Bu noktada da ironi ve tezadı kullanan yönetmen, yaşayan bir adamın ölü olarak değerlendirilme kriterlerinin nasıl mümkün olacağı abesliğinin yanı sıra Alberto’nun kendini bilerek ölü gibi gösterip göstermediği şüphesinin doğmasına da paranoyakça olanak sağlıyor. Evet, hayattan umudunu o kadar kesmiş bir hasta var karşımızda.

Herhangi bir yan hikayenin bulunmadığı film, haliyle bir anlatının beslendiği kılcal damarlardan yoksun. Fakat Alberto Trujillo’nun abartısız oyunculuğu ve gerçeküstü makyajların da böylesi bir yan öyküye ihtiyaç bırakmadığı gerçeği var. Öyle ki Chivis karakterinin Alberto’ya karşı birden bire ortaya çıkan ilgisinin altı da doldurulmak istenmemiş. Bu noktada da yönetmen Hofmann’ın seyircisine bir öykü anlatma gibi bir derdinin olmadığını yeniden belirtmek gerekiyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

En İyi Makyaj Aday Adayları

7 filmden oluşan liste, 21 Ocak günü makyaj branş üyeleri tarafından 3’e...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir