Hayao Miyazaki’nin Evreni – 1

Yaşayan en büyük yönetmenlerden olduğu konusunda kimsenin şüphesi olmayan, sınır tanımayan hayal gücü ve yetenekleri ile sinemanın en farklı ve özgün tatlarını insanlığa adeta armağan etmiş biri Hayao Miyazaki. Japon anime sanatını tüm dünyaya sevdirme görevi bir yana, malum sanatın tarihteki en büyük ismi olarak anılması da onu tanıyan bünyelerde şaşkınlık yaratmayan bir gerçek. 72 yaşında olmasına rağmen hala peşinden, ucu bucağı olmayan hayaller dünyasına sürükleyen üstat, Ghibli Stüdyoları’nı kurduktan sonra kendisi gibi sinemaya gönül vermiş anime sanatçılarına da olanaklar sağlayarak gelecek nesillerin bazı güzelliklerden mahrum kalmaması için elinden geleni yapıyor.

1961 yılında başlayan anime kariyeri, 1979 tarihli The Castle of Cagliostro ile adeta resmiyete kavuşan üstadın uluslararası arenaya girişini müjdeleyen Prenses Mononoke ise bundan tam 18 yıl sonra görücüye çıkıyor. Animasyonlarını yaratmada bilgisayar teknolojisini “yeterli kıvamda” kullanmayı tercih ettiğini belirten yönetmen filmlerindeki karelerin büyük bir çoğunluğunu kendi elleriyle çiziyor. Belki de bu, onun filmlerini bu kadar benimsememizin en büyük sebebi; zira filmlerinin her bir karesi atlanmayacak ayrıntılardan oluşmakta.

Aşağıda Miyazaki’nin üç filmi hakkında daha önce yazdığım yazılar bulunuyor. Bu elbette anime ustasının filmografisinin yalnızca küçük bir kısmı. Hayao Miyazaki’nin Evreni dosyası daha sonra yönetmenin birbirinden önemli uzun metraj ve kısa metraj filmleriyle devam edecek. İyi okumalar.

Tonari no Totoro (1988) – Komşum Totoro / My Neighbour Totoro

İnsanın içini ısıtan filmleri seviyorum. Daha da spesifikleştirirsek insanın içini ısıtan çizgi filmleri seviyorum. Birazdan pek çok okuru çocukluğuna götürecek bir Hayao Miyazaki filminden bahsedeceğim: Tonari no Totoro. Ya da bildiğimiz adıyla My Neighbor Totoro.

Ghibli Stüdyoları’nın ilk filmlerinden olan Tonari no Totoro, babalarıyla birlikte kırsal kesime taşınan iki kız kardeşin öyküsünü anlatıyor. Mei ve Satsuki isimlerindeki bu iki küçük kız, oldukça hareketli ve yaşamın, daha doğrusu çocukluklarının tadını çıkarmaktadırlar. Anneleri hasta olduğu için hastanededir, babaları ise araştırmacı bir arkeologdur. Bir gün yeni taşındıkları evin bahçesinde gezerken gördüğü küçük bir hayali yaratığın peşinden giden Mei, Totoro isimli sevimli bir devle tanışır. Daha sonra ablası Satsuki’nin de tanışacağı bu dev, onlara en çok ihtiyaç duydukları anlarda yardım etmek için oradadır.

Seksen dakika gibi kısa bir sürede bir kez daha kendine ve yeteneklerine aşık etmeyi başaran Hayao Miyazaki’nin yazıp yönettiği Tonari no Totoro, üstadın hayal gücünün küçük bir parçasından başka bir şey değil. Daha sonra yaratacağı Spirited Away, Princess Mononoke, Howl’s Moving Castle gibi filmlerde bu hayal gücünün sınırlarını zaten zorlayacak olan Miyazaki, Tonari no Totoro ile özellikle çocukları hedefine alıyor. Buna rağmen her zaman çocuk olan ve çocuk kalacak herkese bir armağan niteliğinde bu film. Yaşlarının verdiği masumiyetle atıldıkları küçük maceralardan alınlarının akıyla, daha doğrusu yaratıcı hayal güçlerinin etkisiyle kurtulmayı başaran Mei ve Satsuki’nin hikayesini izlerken içinizi ister istemez sıcak bir şeyler kaplıyor. Hasta olan annelerine olan sevgileri ise annesinden uzak olanları ağlatmaya yetecek kadar güçlü.

Diğer filmlerinde olduğu gibi küçük bir aşk hikayesini yine işin içine sokan Miyazaki, bu sefer bu aşk meşk olaylarını pek göz önünde tutmuyor çünkü Tonari no Totoro’da asıl mevzu çocuklar. Satsuki ile ürkek velet Kanta’nın ilişkisi geri planda kalsa da izleyen herkesin çocukluk aşklarını anımsamasına yetiyor da artıyor. Hangimiz çocukken aşık olduğumuz kişiye aynı Kanta’nın Satsuki’ye yaptığı gibi mesafeli, gıcık ama ondan gelen en ufak bir gülümsemede havalara uçacak kadar heyecanlı olmadı ki?

totoro1

Biraz da fantastik yaratıklardan bahsetmek gerek. Bu yönüyle biraz Alice’s Adventures in Wonderland’den etkilendiğini düşündüm Miyazaki’nin. Özellikle Catbus diye geçen otobüs şeklindeki kedi –ki muhtemelen hayal gücünün doruk noktalarından biridir- beni benden aldı diyebilirim. O pofuduk, yumuş yumuş otobüse binmek için herhalde pek çok şeyden vazgeçebilirdim. Bir de Totoro’nun kendisi var tabii ki. Mei ve Satsuki otobüs beklerken birden yanlarında beliren, Satsuki’nin verdiği şemsiyeyi kullanmayı öğrendikten sonra şemsiyeye düşen su damlacıklarıyla eğlenen Totoro, kendisi nasıl bundan zevk aldıysa bize de benzer duygular yaşattı ve kahkahalarla surat ifadelerine eşlik etmemize sebep oldu!

Eğer hala çocuksanız, çocuk kalmak istiyorsanız ya da içinizdeki çocuğu bir süreliğine olsun ortaya çıkarmaya niyetliyseniz; tüm bunları geçtim hadi, istediğiniz kadar olgun hissedin kendinizi, yapmanız gereken tek şey açıp Tonari no Totoro’yu izlemek. Bittikten sonra Joe Hisaishi’nin bestesi eşliğinde çalan şarkıyla birlikte To-to-ro-to-to-ro-to-to-ro diye gün boyunca gezmezseniz biraz fazla büyümüşsünüz demektir –ki bu hiç de iyi değil! Şşş, kimsecikler görmeyecek!

Majo no takkyubin (1989) – Küçük Cadı Kiki / Kiki’s Delivery Service

kikis-delivery-service-161036Miyazaki’nin My Neighbor Totoro’dan sonra çocuklar için yarattığı animasyon film Majo no takkyûbin (Kiki’s Delivery Service), yönetmenin Japon kültüründen sıyrılarak yarattığı bir eser. Henüz 13 yaşında olan ve bu sebepten ötürü bir yıllığına ailesini terk edip bağımsız bir şekilde yaşama sınavı vermesi gereken küçük cadı Kiki’nin maceralarını izliyoruz Majo no takkyûbin.

Babasının radyosundan o gece havanın güzel olacağını duyduktan sonra evden ayrılma vaktinin geldiğine kendini inandıran Kiki, annesi ve babasına veda edip bir yıl boyunca hayatını geçireceği yerleşim yerine doğru uçuşa geçer. Güneyde, okyanusu görebileceği bir yerde bu bir yılı geçirmeyi arzulayan Kiki, her ne kadar kalabalığından hoşlanmasa da büyük bir şehrin cadısı olmak üzere oraya yerleşir. Kalacak yeri olmadığından pastaneci bir kadının ona önerdiği çatıdaki odada yaşamaya başlayan Kiki, o kadının yardımıyla da süpürgesiyle taşıyıcılık yapmaya başlar ve para kazanır. Bir yandan kedisi Jiji ile yaşam mücadelesi verirken diğer yandan ilk aşkını ölümden kurtarmaya çalışacaktır ama cadılık yetileri kaybolmaktadır.

Eiko Kadono’nun aynı isimli romanından bizzat Hayao Miyazaki tarafından uyarlanan ve çizilen Majo no takkyûbin, yönetmenin gelecekte yapacağı filmlere kıyasla daha çocuksu. Hayalgücü ve fantastik öğeler gereği de öteki filmlerle karşılaştırıldığında geride kalan anime, yine de yapım yılına göre standartların bir hayli üstünde kabul ediliyor.

Öyle sanıyorum ki daha sonra Sabrina, The Teenage Witch’e ilham verecek olan bir kedi karakter ile filmin komedi unsurlarını oluşturan Miyazaki, bir yandan da ergen tripleri içindeki Kiki karakteri ile izlediğiniz şeyden sizi soğutabiliyor. On üç yaşındaki bir kızın davranışlarının o şekilde olması normal karşılansa da bizzat haz etmediğim şeyler olmadığı için Kiki’ye sempati beslemekte zorlandım. Halbuki Miyazaki’nin yarattığı dişi karakterler her zaman sempatinin alasını kazanırdı.

B00005JM2O-043

Yüz dakikalık süresinin de böylesi bir film için fazla uzun olduğunu düşündüğüm Majo no takkyûbin’de yönetmenin niçin filme dahil ettiğini anlamadığım bir ressam kız var. Benim için filme yaptığı tek katkısı, Kiki’yi çizdiği tuvaldeki resmin görsel anlamda Miyazaki filmi izlediğinizi hissettirecek bir yapıda olmasıydı. Filmin başlarında ve Kiki’nin cadılık yetilerini tekrar kazanmada bir rolü olsa da izlerken sıkıldığım sekansların var olmasının bir numaralı sebebidir o kız.

Filmin müziklerini ise yine ve yine Joe Hisaishi yapıyor. Film süresince dinlediğimiz güzel bestelerin yanında en sonda her zamanki gibi güzel bir şarkıyla izleyiciye veda ediyor usta bestekar.

Sonuç olarak izlenebilirlik düzeyi yüksek fakat bir önceki sene çıkan My Neighrbor Totoro kadar etkileyici olmayan, haliyle Spirited Away, Howl’s Moving Castle, Princess Mononoke gibi yetişkin odaklı animasyonların yanından bile geçemeyecek olan bir yapım Majo no takkyûbin. Eğer hiç Miyazaki izlemediyseniz başlangıcı bu filme yapmanızı önermem ama diğer filmleri izledikten sonra izlemeniz durumunda ise olumlu fikirler ve bir gülümseme ile ekranın başından kalkacağınızın da garantisini verebilirim.

Mononoke-hime (1997) Prenses Mononoke / Princess Mononoke

PrincessMononoke-PosterAnimasyon dünyasında benim için Pixar ve Dreamworks’ün çok daha üstünde olmuştur Stüdyo Ghibli. Hollywood’un çoğu zaman samimiyetten yoksun animasyon filmlerinden Wall-E, How to Train Your Dragon, Toy Story, Up, Finding Nemo ve The Incredibles dışında neredeyse hiçbirini dikkate alamadım. Ghibli’nin durumu ise çok farklı. Fantastik dünyayı gerçek dünyayla birleştirmeyi başarıyor. Hayao Miyazaki’nin önderliğinde kurulmuş bu stüdyonun en iyi işlerinden biri olarak kabul gören Mononoke-hime’yi (Princess Mononoke) izledikten sonra düşüncelerimi paylaşma vaktim gelmiş de geçiyor.

Film, Ashitaka’nın köyünün yanındaki ormanda bir şeylerin ters gittiğini anlamasıyla başlamakta. Değdiği her şeyi yok eden bir iblisin varlığını fark eden Ashitaka, iblisle savaşıp onu yener fakat ölümcül bir yara da alır. Yarasından ötürü oluşan bu lanetten kurtulmak için köyünü terk etmek zorunda kalan Ashitaka, kendisine yardım edeceğini ümit ettiği Ormanın Ruhu’nu aramaya başlar. Fakat Ormanın Ruhu’nu arayan tek kişi Ashitaka değildir: Leydi Eboshi ve kötü Demirkasaba sakinleri de bu mistik yaratığın peşindedir. Öte yandan Prenses Mononeke Leydi Eboshi’ye engel olmaya çalışıp doğayı kurtarma amacındadır.

Miyazaki’nin kendi yönettiği her filminde olduğu gibi fantastik dünyayla gerçek dünyayı birleştiren ve hikayesine bunu olabildiğince doğal (ya da doğal-üstü) şekilde yansıtmayı başardığını biliyoruz. Öte yandan her bir hikayesinde masum bir aşk öyküsü katmayı da bir şekilde başarıyor usta yönetmen. Bu aşkın kahramanlarını seçerken de elinden geldiğince genç karakterleri kullanıyor. Bu kahramanların yine bir diğer özelliği ise en az birinin soğukkanlı ve gizemli olması. Seyirci o kahramanın iç dünyasını çözümlemeye çalışırken zaten yoruluyor, daha da kötüsünü ise kahramana aşık olan diğer kahramanımız tüm çileyi çekiyor. Mononoke-hime’de de bunlar söz konusu. Feminizm ve doğacılık, doğalcılığı anlatırken küçük bir aşk öyküsü üzerinden gidiyor Miyazaki.

Diğer filmlerde olduğu gibi Mononoke-hime’de de en dikkat çeken şey doğa tasvirleri. Miyazaki, bizzat kendisinin çizdiği bu görsellerde çevredekilerin en ince detayına kadar iniyor. Kendi bir hayli geniş hayal dünyasında oluşturduğu hiç de korkutucu olmayan canavarları ve yaratıkları da kafasında yarattığı gibi kağıda yansıtıyor. Mononoke-hime’de bu yaratıklardan en sevimlileri ise ağaçların ruhlarını temsil eden minik beyaz şeyler. Kafalarını sallayarak çıkardıkları sesler ise uzun sürdüğünde sinir bozucu olabiliyor ama bu, onların sevimli birer yaratık olmalarından hiçbir şey eksiltmiyor.

princessmononoke11

İyi ile kötünün savaşının bir örneği olan Mononoke-hime, şiddetin ayrıntılarını derinlemesine işleyen bir animasyon olması sebebiyle de tamamen yetişkinlere yönelik. Özellikle Ashitaka’nın adamları öldürdüğü sahnelerde kopan kollar, kafalar filan hiç de çocuklara yönelik değil bence. Hollywood’un animasyonlarından Ghibli’yi ayıran bir diğer şey de bu. Kötü olan bir köpekbalığının hiçbir şeyi yediğine tanık olmadığımız Pixar ve Dreamworks yapımlarına karşı Mononoke-hime’de alabildiğine ölüyor insanlar. Gerçi ölen tek şey insanlar değil; hayvanlar ölüyor, tanrılar ölüyor, doğa ölüyor. Asıl nokta da bu, doğanın ölmesi. Filmin ana fikrini oluşturan mesaj doğayı katletmememiz gerektiği şeklinde. İşin sıkıcı tarafı o elbette, yoksa böyle mesaj kaygısını ekstrem şekilde ele alan yapımlardan pek hoşlanmıyorum.

Filmin, hiç şüphesiz, en çekici şeylerinden biri de müzikleri. Japonya’nın uluslar arası arenada en tanınmış bestecilerinden olan Joe Hisaishi’nin (ki kendisi Oscar ödüllü yapımlar olan Spirited Away ve Departures’ın yanında Howl’s Moving Castle, Ponyo, My Neighbour Totoro gibi dünyaca ünlü filmlerin bestelerine de imza atmıştır) işi olan film müzikleri tek kelimeyle şahane. Özellikle Spirited Away’deki işlerine hayran kaldığım Hisaishi’nin çok daha iyi besteleri olduğunu öğrendim böylelikle. Savaş sahnelerinde gerilimi arttıran besteler bir yana, ruhani varlıkların gözüktüğü sahnelerde mistikleşen müzikler ciddi anlamda övülmeye değer. En az filmin kendisi kadar Hisaishi’nin bestelerine de önem verilmesi gerektiği taraftarıyım.

Miyazaki’nin bu filmde üstünde durduğu bir diğer şey de kadın kavramı. Diğer filmlerde öne çıkan ezilmiş kadın kavramından öteye giden yönetmen, bu sefer feminizmi ele almış. Demirkasaba’da neredeyse erkek egemenliğine son vermiş bir kadın dominesi çiziyor kendisi. Üstelik kasabanın başındaki kişi de bir kadın. Hatta iş biraz daha ileri gidiyor ve filmde önemli bir pozisyonda olan kurt klanının başının da bir dişi olduğunu öğreniyoruz.

Sonuç olarak Mononoke-hime, Miyazaki’nin ustalık eseri olduğunu düşündüğüm Spirited Away kadar büyüleyici olmasa da ondan daha olgun ve daha gerçekçi geldi bana. Yine de Spirited Away’i tahtından etmeye gücü yetmeyen filmi anime seven ya da sevmeyen herkese, özellikle de animasyon sinemasının çocuklar için yapıldığını düşünen bireylere şiddetle öneririm. Yazıyı da filmin o eşsiz müziklerinden biriyle bitireyim, kulaklarınızın pasını silsin diye:

Yukarıdaki yazılar daha önce tarafımca Sinema Kulübü’nde yayınlanmıştır.
Diğer yazıları Burak Hazine

En İyi Animasyon 2015 Oscar Aday Adayları

2015 Oscar Ödülleri’nde aday olabilmek için yarışa katılacak animasyon filmler, Akademi tarafından...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir