The Paperboy (2012)

Bir Lee Daniels vardı, hatırlarsınız. Sapphire’ın çok satan Push isimli kitabını iki sene önce Precious ismiyle beyazperdeye uyarlamış, 2 Oscar’ın üstüne hiç de fena olmayan eleştiriler ile Hollywood’da yönetmenlik macerasına başlamıştı. Artık ondan sonra kimler sırtını sıvazlamış olacak bilinmez ama geçtiğimiz senenin Jessica Chastain’i olarak bu sene pek çok yapımda karşımıza çıkan Matthew McConaughey, Oscar ödüllü Nicole Kidman, yetenekli aktör John Cusack, genç kızların zavallı sevgilisi Zac Efron ve sesiyle büyüleyen Macy Gray’i yanına alarak Peter Dexter’ın romanını sinemaya aktarmış kendisi.

İşlediği sanılan bir cinayet üzerine hapis cezası alan Van Wetter, kendisiyle mektup yoluyla iletişim kuran Charlotte ile yazılı aşk yaşamaktadır. Hiç görmediği halde sevdiği bu adamı hapisten kurtarmak isteyen kadın, gazeteci Ward ve kardeşi Jack ile iletişime geçer. Ergenliğini henüz atlatmış olan Jack, Charlotte’ın bedenine karşı koyamazken, bir yandan da abisi ve onun siyahi arkadaşıyla sorunlarını halletmek zorunda kalır.

1950’li yıllarda geçen hikaye, Daniels’ın sinema adına yeni şeyler denemek istemesi, insanlardaki kadraj ve efekt konusunda yeni bir algısal oluşum doğurabilme iddiasıyla ne yazık ki çöpe gidiyor. Şiddet, cinsellik ve ırkçılığın da filme yediriliş biçimleri itibariyle oldukça rahatsız edici bir konumda duruyor The Paperboy. Adını duyurmaya başladığı andan itibaren “Nicole Kidman’ın Zac Efron’un üstüne işediği film” diye lanse edilmesi bile filmin ne derece vasat olduğunun göstergesi zira Macy Gray dışında elle tutulur hiçbir yanı olmayan The Paperboy için olmamış dedirtecek şeyler sıraya sokulmaya çalışılsa en az onun kadar uzun bir başka film çekilebilir. Nicole Kidman gibi sevdiğim ve saydığım bir oyuncunun böyle bir rol teklifini nasıl kabul ettiğini anlamamakla birlikte kendisinin en kötü performanslarından birine imza attığını belirtmiş olayım. Altın Küre ve SAG adaylıkları almasını ise yalnızca popülaritesine bağlıyorum. Bu sene Magic Mike ve Killer Joe ile adından söz ettiren Matthew McConaughey ise filmde parlamayı başaramayan bir eşcinsel rolünde. Zaten ancak çıplaklığı ile filmde olduğunu göstermeye çalışmışlar gibi bir hava da yok değil. Disney’in sektöre sürdüğü son isimlerden Zac Efron’un beklediğimden daha iyi bir işe imza attığını söyleyebilirim. En azından kötü diye tabir edemeyeceğim, kendini geliştirdiği ve geliştirmeye çalıştığını gösteren bir oyunculuk sergilemiş bana kalırsa. Yine de tüm bu oyuncular filmin bir türlü rayına oturamayan, oturmaya çalışırken de seyircisini sıkmaktan öteye gidemeyen öyküsünün ve haliyle hiç başarılı olmayan kurgusunun altında eziliyorlar. Bir dönem filmi yapmaya çalışan Lee Daniels bu sebeplerden ötürü yergiye kurban gitse de pek çok benzer dönem filminde karşımıza çıkan klişeleri bize sunmadığı için de kendisini tebrik etmek gerekiyor. The Paperboy’un ilk yarısında çuvalladığını hissettirirken ikinci yarısında biraz olsun toparlıyor filmini ve beklenmedik, anlam da verilemeyen, bir sonla 2 saatlik göz nuruna noktayı koyuyor.

Eminim ki Daniels gibi bir isim, bu filmi yaparken farklı düşünmeye çalıştığını ve elindeki malzemeyi beklenenden daha farklı kullanmak istediğinin farkındaydı. Hikayenin ve filmin teknik anlamda kurgulanışı ile karakterlerin absürtlüğünü başka şekilde açıklayabileceğimi sanmıyorum. Belki fazla iyimser bir bakış açısı oldu bu, daha pesimist bir açıdan değerlendirecek olursak The Paperboy’u senenin en kötü filmlerinden biri ilan etmemiz gerekecektir. Ben yine de ılımlı yaklaşmayı tercih ediyorum.

Diğer yazıları Burak Hazine

Altın Portakal Uluslararası Jürisini Belirledi

Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) işbirliğiyle 4-11 Ekim...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir