Zerre (2012)

Ebeveynlerinin mesleğinden ötürü çocukluğundan beri Türkiye’nin pek çok köşesini gezmiş biri Erdem Tepegöz. O sırada da her tip insan profilini gözlemlemiş olduğunu az çok tahmin etmek o kadar da zor değil. Daha sonra girişeceği yedinci sanatta bu durumun kendi ufku için ne gibi getirileri olabileceğini tahmin etmiş midir bilinmez ama ilk uzun metraj filmi Zerre ile biraz kolaya kaçıp onca tipleme arasından işçi sınıfına dahil olanı seçerek adından söz ettirmeyi de fazlasıyla başarmış gözüküyor. Gerçi kolaya kaçmak tabirinin doğruluğundan da şüpheliyim, lakin karşımızda büyük sorunlara dikkat çekmeye çalışan ve gelecekte de adını duyacağımıza emin olduğum bir yönetmen var.

Devlet politikaları gereği insanları oraya buraya saçılan Tarlabaşı’nda geçiyor Zerre. Yaşlı annesi ve doğuştan bir hastalığı olan kızıyla birlikte tek oda bir evde, sefalet içinde yaşayan Zeynep’in geçinebilmek adına verdiği mücadeleyi izliyoruz. Bir konfeksiyonda çalışırken sokağa atılan, en büyük umudu belediyede işe girmek olan Zeynep’in tek derdi bunlar da değil; ev sahibiyle ilgili ciddi sorunları var. Her yönden maruz kaldığı baskıyı taşımakta güçlük çeken fakat ayakta durma çabasıyla da önünde şapka çıkarılası, saygıdeğer bir kadın profili çiziyor Zeynep. Farelerin cirit attığı fabrika koğuşlarında uyuyor ve patronlarının cinsel tacizlerine maruz kalıyor; fakat hiçbir zaman yılmıyor. Evi ve aileyi geçindirmek için erkeğin gerekliliği gibi önyargıları da yıkıyor. Yönetmen Tepegöz ise tüm bunları yaparken dramatizasyonu tutarlı bir dozda seyircisine enjekte ediyor. Bir buçuk saatte hepimizin çevresinde olan onlarca problemi tek bir çerçeveden yansıtma başarısını gösteriyor ve böylece ilk sınavından geçmiş oluyor.

Filmi çekerken çok sayıda gerçek karakter kullanan Tepegöz, belgeselci bakış açısının da katkısıyla çoğu zaman abartılmış gibi gözüken ama deneyimlerine paralel olduğunu iddia ettiği zorlukları anlatırken filmine bir takım metaforik öğeler de yerleştirmiş. Başından sonuna her sahnesinde bir şekilde ortaya ya da havaya saçılan parçacıkları insanlara benzeterek Zeynep karakterinin yaşantısını, işçi sınıfına ve çok tepki alan kentsel dönüşüm meselesine uyarlamış. Filminde yan hikayelere yer vermemesi de, onun bu filmi yaparkenki asıl kaygısına olan sadakatini gösteriyor: Odakta yalnızca Zeynep var ve her şey onun çevresinde gelişiyor. Zeynep’in temsili ise biraz önce bahsettiğim gibi aslında ezilen herkes. Çok fazla entrika kurbanı olmak istemediği için de filmini ucu açık bir şekilde bitirmeyi tercih ettiğini söylüyor kendisi; daha önce verdiği bir demeçte de Zerre’yi seyredenlerin salondan mutlu ayrılmalarını istemediğini belirtiyor. Bunların sebeplerini ise yönetmenin seyirciye düşünecek bir şey bırakmayınca sinemanın bir anlamı kalmadığıyla bağdaştıracak kadar cesur biri kendisi. Peki haklı mı? Hazıra konmaktan kaçınan, birkaç sinema filmi izlemiş herkesin bu soruyu olumlu yanıtlayacağına şüphem yok.

Altın Portakal’da en iyi yönetmen ve en iyi ilk film dahil dört ödüle layık görülen Zerre, belki yenilikçi tavra sahip olmayan, benzerlerine haber programlarında dahi rastlayacağımız bir öyküye odaklanıyor. Fakat sefaleti izlediğimiz pek çok Türk tasvirinden farklı olarak seyircisinin duygularını sömürmekten sonuna kadar kaçınıyor. Elbette pek çok eksiği de mevcut fakat bunlar filmi izleyip, yönetmenin de amacı olan düşünme eylemine engel değil.

Diğer yazıları Burak Hazine

2014 Oscar Ödülleri Kazananları Belli Oldu

Bu sene 86’ncı kez verilen Akademi Ödülleri sahiplerini buldu. Gravity en iyi...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir