Jane Campion Dosyası – Bölüm 1

Erkek hakimiyetindeki sinema, kadın eli değdiği anda farklı bir evren haline gelir. 100 yıllık sinema tarihinde kadınların filmlerdeki rolleri daha çok kameranın önünde birer şehvet ögesi olmakla bir tutulurken -ne yazık ki- nadiren de olsa kendini kanıtlamayı başarmış kadın sinemacılarla da karşılaşıyoruz. Kendini kanıtlamak deyişi mide bulandırıcı olsa da ne yazık ki günümüzde kameranın arkasında duran güçlü kadınlar için başka betimleme kullanmak kişiyi zorlar. Yeni Zelanda’da doğup yetenekleri doğrultusunda dünyaya açılan ve günümüzün en hatırı sayılır kadın yönetmeni diyebileceğimiz Jane Campion ise meslektaşları arasında zirvede oturan isimlerden biri. Bugüne kadar Oscar ödülüne aday gösterilmiş dört kadın yönetmenden ikincisi olan ve Cannes’da Altın Palmiye’yi kucaklayan ilk ve tek kadın yönetmen olma şerefine erişmiş Campion, ülkesinde çektiği birkaç filmden sonra Hollywood’a transfer olarak kendini kanıtlamaya devam etmiş bir isim. Kadınları anlatan kadın yönetmen sıfatıyla kendisinin filmlerine göz atacağımız Jane Campion dosyasının bu ilk bölümünde ise yönetmenin Yeni Zelanda’da parlamasına yol açan yapımlarıyla başlıyoruz.

An Angel At My Table

Jane Campion’ın kendisi gibi Yeni Zelanda’da doğup büyüyen ve yeteneklerinin keşfedilmesi sonrasında ünü tüm dünyaya yavaş yavaş yayılan roman yazarı ve şair Janet Frame’in To the Is-land (Ada’ya), An Angel At My Table (Masamdaki Melek) ve The Envoy From Mirror City (Ayna Kentin Elçisi) isimli üç otobiyografik romanından uyarlanan film, Campion’ın Sweetie sonrasında önce mini dizi formatında televizyon için uyarladığı bir eserken daha sonra iki saat kırk dakikalık bir sinema işi haline gelmiştir. Beş çocuklu bir ailenin kıvırcık, turuncu renkli ve tombulca kızı olan Janet’ın naif öyküsünü izleriz Campion’ın bu ilk başyapıtı diyebileceğimiz filminde. 301_box_348x490Edebi yönü henüz ilkokul çağındayken kendisine verilen şiir ödevi ve bu ödevi yaparken ablasıyla yaşadığı tartışmayla filizlenen Janet, gün geçtikçe kendisini olgunlaştıracak gerçeklerle karşılaşır. İki kardeşi suda boğulur, çok istediği öğretmenlik mesleğini yapmak içinse ailesinin geri kalan üyelerini terk etmek zorunda kalır. Daha sonra tamamen malpraktis olduğu anlaşılacak olan şizofreni tanısıyla beraber sekiz yılını bir akıl hastanesinde geçirir. Tedavi için iki yüzden fazla elektroşoka maruz kalan Janet, bu sırada yazdığı kısa öyküleri ve romanının yayınlanmasıyla ülkesinde tanınır bir yazar haline gelir. Ödüllerin, takdirlerin ve geleceğe yönelik fırsatların ardı arkası kesilmez. Fakat tüm bunlar yaşanırken Janet, bir şeylerin eksik olduğunu her zaman içinde hisseder. Yönetmen, Janet’ın başta duygusal boşluğu olmak üzere tüm duygulanımlarını dramatize ederek yahut abartarak anlatmak yerine en az karakterin kendisi kadar saf ve duru bir şekilde seyircisine hissettirir tüm bunları. Janet’ın abartıdan uzak acılarını, ilk aşkını, ilk ayrılığını ve yaşama çabalarını seyrederken seyirci karakter için üzülmez. Bu, karakteri benimsemediği yahut onunla empati kuramadığı anlamına gelmez. Aksine, yönetmen bu stili ile diğer herkesten farklı olan Janet karakterini daha olağan ve doğal kılmayı başarmıştır. Böylelikle seyircisini filmin içinde kaybetmektense onların, filmiyle bütünleşmesini kolaylaştırmıştır. Hiç kolay olmayan bir karakter olan Janet’ı kabullenmenin ve içselleştirmenin bir hayli zor olduğu filmde, Campion’ın dokunuşları tüm bu güçlüklerin üstesinden rahatlıkla gelir. Bir yandan sinema tarihinin en naif karakterlerinden birini yaratırken diğer yandan hayal edilenin aksine bu karakterle seyircisini bütünleştirmeyi başarır.

Sonraki filmlerinde de kendini gösterecek olan Campion stili, An Angel At My Table‘da altın devrini yaşamaya başlamıştır. The Piano ile zirve yaptıktan sonra Hollywood etkisiyle bu etkinin, naifliğini kaybettiği gözlerden kaçmaz. Filmde renkler seyirciyi boğmaz, görüntüler bir kadın elinin değdiğini belli edercesine güzelden öte estetiktir. Durgun anlatımına rağmen seyircinin filmden kopmaması için ekstrem sayılabilecek, klişeleşmiş hileleri kullanmamıştır Campion. Film, başladığı doğrultuda ilerler. Herhangi bir zirve noktası yoktur, bunun eksikliği de hissedilmez. Aksine, böyle filmlerin var olabileceği ve var oldukları durumlarda çok büyük başarılar elde edip başyapıt seviyesinde değerlendirilebileceği üzerine nadide bir örnektir An Angel At My Table. Campion’ın yönetmenlik becerilerinden de ötedeki senarist ünvanını da konuşturduğu en önemli filmlerindendir. Seyirci, repliklerin içinde kaybolur fakat bu durum, Campion’ın cümlelerinin ahenginden kaynaklanır. Kelimeler, Janet Frame’in vakit geçirmeyi pek sevdiği yeşillikler üzerine yazılmış bir şiirin elemanları gibidir.

Venedik Film Festivali’nde beş ödül birden kazanan, pek çok uluslararası festivalden ödüllerle dönmüş bu bağımsız yapım, kendisi kadar muhteşem kadınları anlatan Campion sinemasına başlamak için oldukça ideal bir seçimdir. Yeni seyredecek olanlar için An Angel At My Table‘ın tarzı ve anlattığı konu itibariyle geçtiğimiz yıllarda bir televizyon kanalı için yapılmış olan Temple Grandin ile olan benzerliğinden bahsetmek gerekir.

Sweetie

Seneler önce, Jane Campion adında bir kadın düşük bütçeli bir film yapmaya karar verir. Kafasında yarattığı Sweetie karakterini Gerard Lee ile paylaşır, 1987 şubatında bu karakter üzerinden yazmaya başladıkları senaryo mayıs ayında son vuruşla birlikte hazır hale gelmiştir. Campion’ın kız kardeşine armağan ettiği filminin başrollerindeki kız kardeşleri Genevieve Lemon ve Karen Colston canlandırır. Film, Campion’ın daha sonra ismiyle özdeşleşecek kadın filmlerinden bir örnek ile absürt bir aile draması arasında gezinir.

SweetieposterGittiği falcının kendisine kafasında soru işareti olan bir erkekle tanışacağını söylemesi üzerine arkadaşının henüz 55 dakika önce yüzük taktığı sözlüsünün saçında bu işareti gördüğünü hisseden Kay (Karen Colston), yakışıklı Louis’yi hemen ayartır ve böylece aralarında güçlü bir aşk yeşerir. Bir sene sonra Louis’nin, ikilinin evinin bahçesine diktiği bir ağaç yüzünden araları açılır; Kay’in aşkı sönmeye başlar. O sırada Kay’in tek amacı gösteri dünyasına girmek olan uçuk kız kardeşi Dawn (yahut Sweetie) bir anda sevgilisi ile birlikte çıkagelir; Kay ve Louis’nin evine yerleşir. Çocukluğundan beri kız kardeşini sevmeyen Kay, Sweetie’nin hareketlerinden gün geçtikçe daha da rahatsız olmaktadır. Sevgilisi ile araları açılmaya da devam eder. İşin içine kardeşlerin annesi ve babası girince olay kadınların odağından çıkıp bir aile gözlemi olmaya doğru akar.

Sinema tarihinin en özgün ilk filmlerinden biri olarak gösterilen Sweetie, Campion’ın hikaye anlatıcılığını kanıtladığı çıkış filmi olma özelliğini taşıyor. Daha sonraki eserlerinde benzer tatları yakalayacak olsa da her filmiyle özgünlüğün sınırlarını zorlamaya çalışan Campion’ın sonraki filmi An Angel At My Table ile Sweetie arasında benzerlikler olduğu kadar göze batan büyük farklılıklar da mevcut. Her ne kadar iki film de duygudurumu değiştirmeye meyilli temalar üzerinden öykülere sahip olsa da seyirci üzerinde oyunlara mahal vermeyen birer yapıya sahip. Sweetie‘nin bir aile dramı haline geldiği noktadan itibaren, hele ki Campion’ın filmi kız kardeşine adadığı da düşünüldüğünde ve filmin bu anlamda öznelliği ön planda tutulduğunda, anlatımında abartılardan uzak, naif bir üslup olduğunu görürüz. Kay’in çocukluğundan beri kız kardeşine karşı biriken hislerinin aslında onun kişiliği üzerinde nasıl etkiler bıraktığına tanık oluruz. Anne ve baba karakterlerinin Sweetie’ye karşı tutumlarının seyirci bazında kabul edilemez derecede sinir bozuculuğu, filmin sonlarına doğru zirve yapar; Sweetie’nin ölümü sonrasındaki davranışları da Campion’ın tek derdinin hikaye anlatmaya dayalı sinema olduğunun bir kanıtıdır. Buna rağmen final sahnesinde babanın gözünden Sweetie’nin küçüklüğünden bir yansımanın görülmesi, bu ilk filme ait oldukça özel ve hoş bir ayrıntıdır -keza Kay’in, Sweetie’nin bacaklarını yediği at biblolarına son bir kez bakması da. Anne figürü ise tüm bunlar olurken geri plandadır. Sweetie öldüğünde anne ortamdaki en soğukkanlı kişidir, cenaze sahnesinde ise yönetmen anne karakterini göstermeye bile tenezzül etmemiştir.

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan bu ilk Jane Campion filmi, yönetmenin Yeni Zelanda sineması denen bir şeyin varlığını yavaş yavaş tüm dünyaya duyurmaya hazırlanışının kıvılcımları niteliğindedir. Öykü anlatıcılığında yeni bir üstadın gelişini müjdelemesi ise heyecan vericidir.

The Piano

Jane Campion’ı Altın Palmiye kazanan ilk ve tek kadın yönetmen yapan, en iyi yönetmen kategorisinde Oscar adayı olan ikinci kadın sinemacı haline getiren 8 dalda Oscar adayı, 3 Oscar ödüllü The Piano, yönetmenin artık evrensel bir isim olduğunu kanıtlayan filmidir. An Angel At My Table ve Sweetie ile ismini duyurmaya başlayan ve artık Hollywood’a transfer olmaya hazırlanan Campion, ilk iki filminden farklı bir üslup ve konu barındıran üçüncü filminde içine kapanık, dilsiz bir kadının küçük kızıyla birlikte medeniyetten uzaklaşarak yerlilerin yaşadığı bir adaya yerleşmesini anlatır.

the-piano-1993Yıllar önce bir gün konuşmaktan vazgeçen o günden beri ağzından tek bir kelime çıkarmayan Ada’nın en büyük tutkusu ve derdini anlatma yöntemi piyanosudur. Campion, Ada ve piyanosunun ilişkisi üzerine filminde özel bölümlere yer vermese de seyircisine öyle güçlü uyaranlar verir ki zamanla Ada’nın piyanosunu kendi kızından daha çok sevdiğini anlarız. Tuşlar genç kadının parmaklarının altında adeta kayar, aralarında özel bir bağ oluşturur. Gün gelir, Ada ve kızı yerlileri köle olarak kullanan bir adamın yanına, bir adaya yerleşmek zorunda kalır. Piyanosunu da götürür genç kadın haliyle; fakat o piyano sahilde günlerce beklemek zorunda kalır. Onun yalnızlığı, Ada’nın yalnızlığıdır. Ada’nın hüznü ise seyircinin hüznü olur. Piyanoyu kıyıya vuran dalgaların önünde gösteren Campion, seyircisi ile ilk kez sömürü oyunu oynamaya başlar. Bu oyun, bir süre sonra boyut değiştirecek ve yasak aşk mevzusu işlenmeye başlayacaktır. Ada’nın evlendiği adamdan uzaklaşıp bir başkasına aşık olması, filmin en derin noktalarına işaret edecektir. Kocası, genç kadını kendi arzuları ve hırsı uğruna bir başkasının koynuna atmıştır. Campion, erkeğin içini ve id’ini bu koca karakteri üzerinden işler. Seyirci bazen karakterden nefret edecek kadar uzaklaşır, bazen de sebebi bilinmezcesine ona sempati beslemekten kendini alamaz. Öte yandan yasak aşık olan erkek, eril bedenin öteki yüzünü temsil eder. O, inayet sahibidir ve merhametlidir. Zarar vermekten kaçınır. Lakin ikisi de derin bir aşk besler kadın olana karşı. Kadın ise kendi tutkusu olan piyanosuna ve müziğe değer verene değer verecektir. Campion’ın, filminde asıl tutkuyu anlattığı nokta da budur. Kadın ve erkek arasındaki ilişkiler, kadın ve piyano arasında ilişki üzerine kurulmuştur. Bir tarafta birkaç dönüm arsa karşılığında karısının piyanosunu başkalarına veren bir erkek, diğer tarafta ise o piyanoyu çalmaya (kadın olana erişmeye) çalışan bir erkek. Ada’nın bedensel aşkı da bununla ilişkilenecektir. Bu da, sinema tarihinin nüdizmden uzak en erotik sahnelerinden birinin doğuşuna ön ayak olur. Ada’nın kaçmış çorabına dokunan erkeğin eli ve ondan aldığı haz, kadını kendisine bağlamaya yetecektir.

Filmin sonunda okyanusun derinliklerini boylayan piyano ile birlikte kendini sonsuzluğa bırakan Ada’nın bakışları seyirciyi derinden yaralayan ve Campion’ın önceki iki filminde kendini hissettirmeyen duygusal bir çöküklüğün göstergesidir. Fakat yönetmen, böylesi bir sömürüden kaçmak adına karakterine ölümle yaşam arasında bir seçim yapma hakkı tanır. Ada, yaşamı seçer. Yaşamak istemesinin sebebi ise kızına olan sevgisi kadar basit ve alışılagelmiş şeyler değildir. Belki bir kez daha mutlu olmayı denemeyi seçmiştir, belki de son dakikalarda onun son hayalini seyreder seyirci. Campion, filmini biraz erken bitirmiştir bu noktada. Bir yandan sonu seyircisine bırakmış, bir yandan da kendi sonunu filmin içine yedirmeyi başarmıştır.

The Piano, bir yandan Okyanusya’nın yerli halka bakış açısı mevzusu üzerinden Campion’ı eleştiri yağmuruna tutmuş olsa da filmin estetiği karamsar bakış açılarını uzaklaştırmaya yetecek kuvvettedir. Her bir anı birer fotoğraf karesini andıran filmin renkleri muazzamdır. Michael Nyman’ın bestelediği müzikler eşliğinde adeta bir rüyayı andıran bu görüntüler ve renkler, dilinden tek bir kelime dökülmeyen bir kadının gözünden anlatılan dünyayı daha değerli kılar.

*Filmin 1996 yılında İstanbul Film Festivali’nde Jane Campion’ın katılımıyla gösterildiğini de hatırlatmak gerekir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Altın Koza’da Yabancı Film Rüzgarı

Bu yıl 16 – 22 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek, Adana Büyükşehir Belediyesi...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir