Narayama-bushi kô (Narayama Türküsü – The Ballad of Narayama)

2006 yılında aramızdan ayrılan bol ödüllü Japon yönetmen Shohei Imamura’nın 1983 yılında yaptığı ve kendisine Altın Palmiye ödülü getiren filmi The Ballad of Narayama (Narayama-bushi kô), Uzak Doğu sinemasına ilk adımlarımı attığım 2009 yılında izlediğim ve beni derinden etkileyen bir film olmuştu. Medeniyetten uzak yaşayan insanların bir takım geleneklerini gözler önüne seren film, her insana kendini izlettirecek cinsten bir yapım olma özelliğini taşıyor.

Hikayemiz 1800′lü yıllarda geçiyor. Narayama Dağı’nın eteğinde, küçük bir köydeyiz. Köyün birkaç on haneden oluşan nüfusu, yoksullukla başa çıkabilmek adına 70 yaşına gelen bireylerini dağın zirvesinde ölüme terk etmekte, fazla çocuklarını ise sokağa atmaktadır. 70 yaşına yaklaşmakta olan Orin ise bir yandan ailesinin yaşadığı bir takım sorunları çözmeye çalışırken diğer yandan ölüme terk edilmeyi heyecanla beklemektedir. Suç işleyenlerin diri diri toprağa gömüldüğü bu küçük köyde cinsel arzularına yenik düşmüş insanlar, sapkınlık ve azgınlığın hikayesini de izliyoruz.

130 dakika süren The Ballad of Narayama, izlemesi gerçekten zor olan bir film. Atmosferi ve temposu ile ağırlığını ortaya koyan yapımda, yönetmenin çevre tasvirleri büyük önem taşıyor. İnsanoğlunun yaşamını sürdürürken doğanın da o yaşama nasıl ayak uydurduğuna her sahnede tanık oluyoruz. Bembeyaz karla başlayıp yine bembeyaz karla biten filmin en çarpıcı sahnelerinden biri de hiç şüphesiz bir yılanın doğumuna tanıklık ettiğimiz sahne oluyor. Cinselliğini bir türlü yaşayamamış erkeklerin sapkın tavırları, umutsuzlukları ve karşılarına çıkan fırsatlar da aslında bir bakıma yönetmenin doğa tasvirlerinden sayılabilir.

Orin’in henüz yaşı gelmediği halde, bir an önce dağın zirvesinde ölüme terk edilmeyi istemesinden ötürü dişlerini tek tek kırması, hiç şüphesiz bir filmde karşımıza çıkan en sapkın sahnelerden biri. Eğer The Ballad of Narayama’da bundan daha ürkütücü, daha dehşet veren bir öge varsa o da kesinlikle suçluları cezalandırma yöntemi. İşlemedikleri bir suçtan ötürü, bir ailenin kadın, çocuk ve yaşlı ayrımı yapmadan tüm bireylerini ani bir operasyonla toprağın altında ölüme bırakmak, şu ana kadar hiçbir filmde yaşamadığınız hisleri size yaşattırabiliyor. Aslında tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, tekrar yönetmenin doğa tasvirlerine dönüyoruz. Cezalar, sapkınlıklar ve adetler bu köydeki halkın ne kadar ilkel olduğunu, yönetmenin onları aslında birer hayvanmışçasına tasvir ettiğini gözler önüne seriyor. Belki de bu yüzden, filmde sevgiden öte bir duygu yok; ne acıma, ne de aşk.

Japon Film Akademi’sinden en iyi film dahil 3 ödülle dönen, önceki yıl İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen The Ballad of Narayama’nın her biri birbirinden etkileyici sahneleri, suratınıza karla birlikte gelen ayaz gibi çarpıyor. Orin’in tek isteği de buydu aslında, zirvede ölümü beklerken karın yağışına tanık olmak. Çünkü kar, iyiye işaretti.

Orin şanslıydı

Narayama’ya gittiğinde kar yağdı

Bu yazı daha önce Sinema Kulübü’nde yayınlanmıştır.
Diğer yazıları Burak Hazine

Rise of the Planet of the Apes (2011) Maymunlar Cehennemi Başlangıç

Franklin J. Schaffner’ın 1968 yılında beyazperdeye aktardığı Planet of the Apes filminin...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir