Sinemanın Şairi Andrey Tarkovski: Bölüm II

Tarkovski’yi zamanının ötesinde bir yönetmen olarak kabul görmek için elde pek çok sebep vardır. İlk filmiyle bir dönemin başlangıcını müjdelerken bu sebeplerden birkaçını yakalamak mümkündür, Ivan’ın yaşamına baktığımızda genişler, Andrey Rublev’le ise artık belli bir raya oturmuştur. Yönetmenin bilim kurgu evrenine adım atması ise hem kendisi hem de sineması için bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Stanislaw Lem’in aynı isimli edebi eserinden beyazperdeye uyarladığı Solaris, Tarkovski’yi anlamanın değişik bir boyutunu oluşturur. Her ne kadar filmi ne yönetmenin kendisi ne de Lem beğenmiş olsa da şairin evreninde biraz zaman geçirdikten sonra taşları yerine oturtmakta zorluk çıkarmayan, aşkın farklı bir boyutunu işleyen bir film haline gelir Solaris.

solarisHer filminde olduğu gibi masalsı bir giriş sahnesiyle açar Solaris‘i Tarkovski. Ardından yağmuru getirir, şu çok sevdiği hayat suyunu. Ormanın ortasında bir evde toplaşır insanlar, bir uzay keşif yolculuğu ile ilgili video kayıtlarını seyretmek için: Kris, babası, annesi, Berton. Sonra Kris’in Solaris isimli uzay istasyonuna yolculuğunu seyrederiz, beklenenin aksine Tokyo’nun caddelerinde geçen uzun bir sekans şeklinde. Bazılarına göre Tarkovski bu sekansı seyircisini sınamak için çekmiştir; fakat geçmişin özlemiyle yanıp tutuşurken bir yandan da geleceğe; dinine ve perdenin kalkışına kavuşacağı günlere özlem duyan biri için Tokyo caddelerini kullanmanın bir anlamı vardır. Yolculuk bir anda biter, Kris artık uzay istasyonundadır. 80 kişilik istasyonda sadece üç bilim adamının olduğunu bilmektedir, daha sonra öğrenir ki bunlardan biri acı bir şekilde intihar etmiştir -Kris’e bir not bırakarak.

İşte Tarkovski’nin Solaris yorumu bu dakikadan sonra başlar. Bir çoğuna göre Solaris, şairin Kubrick’e ve 2001’e bir yanıtından başka bir şey değildir. Biraz düşününce iki filmde de bilim kurgudan ziyade felsefe, düşünce, öznellik, insanlık ön plana çıkar fakat Tarkovski bu iddiaları kabul etmez. Filmi din ve tanrı özlemini en ağır hissettiren eseri haline gelir. Metaforik anlatımlardan kaçınmaz, tanrıyı filmine yedirir. Aşkını paylaştırır; sevdiği kadınla. Kris’in yıllar önce kendini öldüren karısı Hari kanlı canlı karşısındadır. Onu kendi zihni, okyanusla etkileşerek  yaratmıştır. İnancı olan için varlığın özünde de bu yatmaz mı? Zihinde oluşturulanlar tanrının eseriyle bir araya gelerek gerçekliği açığa çıkarır. Tarkovski için sevginin tek anlamı bu değildir elbette. Her filminde hissettirdiği anne olgusunu Solaris’e de yedirir; düşlerinde.

Solaris, gerçekçilikten beslendiği kadar yönetmenin ve dönem insanının bilinç altına yapılmış bir yolculuktur. Okyanus ve istasyon birey için bir umuttur, bir özlemdir. Onu mutlu eden şeyleri karşısına çıkarır, bir zamanlar elinde olanları ve yitip gidenleri tekrar canlandırır. Rejimin kapatmaya çalıştığı zihinler için dış dünyanın ta kendisidir Solaris. Snaut ve Sartorius zihinlerin açılmasına engel olmaya çalışanları temsil eder, kapitalizme karşı zihnin fukaralaşmasının karşısında durur. Filmin her sahnesi, her cümlesi herkesi farklı noktalara itebilir. O kadar geniş bir evreni içinde barındırır Solaris. Tüm bunlara rağmen göz önünde olan tek bir şey vardır; o da filmin bir aşkın öyküsü olduğudur. Tarkovski’nin de dediği gibi yalnızca kaybedileceklere duyulan bir aşkın öyküsü.

Diğer yazıları Burak Hazine

Amerikan Film Enstitüsü 2013’ün En İyi Filmlerini Seçti

ABD sınırları içinde yedinci sanattan sorumlu en etkili kurumlardan olan Amerikan Film...
Devamı

3 Comments

  • çok fazla haddim olmadan kısa bi sorum olacak ne sinema eleştirmenliği ne de bu işlere aşina bi yanım var sadece film izlemeyi seven biriyim yönetmenlere gösterilen bu yoğun ilgi neden senaristlere gösterilmiyor tamam yönetmen senaryoyu kelimelerle değil görüntülerle bize aktarıyor ama nedense senaristler pek gündemde olmuyor gibi en iyi yönetmen bilinir ama en iyi senaryo ödülü kim aldı pek bilinmez sanki dedim ya pek aşina değilim bu konulara öyle bi izlenim oluştu sadece fikrimi paylaşmak istedim….!!!

  • senaristler bir nevi motor sporlarındaki yardımcı pilotlar gibi, senaryolar ise geminin kaptanına rotasını gösteren yol haritası gibi bir işlev görürler. sonuç olarak direksiyonda kim varsa ve kaptan kimse öne çıkan da o oluyor. çünkü film çekilmeye başlandığı an bütün sorumluluk yönetmende. yani bu son derece makul ve doğal bir şey. mesela tüm büyük oyuncu kadrosuna rağmen, Spartacus filmi denildiğinde akla ilk gelen kişi Kubrick şu anda. aslında daha vahim olanı, sırf güzel veya yakışıklı oldukları ve bu yüzden de popüler oldukları için bazı oyuncuların yönetmenlerden çok daha fazla ön plana çıkarılması olsa gerek. bunlar neticede şirketlerin pazarlama stratejisinin sonucu olan tercihler. hollywood merkezli star sistemi de bunun en büyük parçası. biraz da bu yüzden senaristler vitrin malzemesi olmaya değer görülmez ve hep arka planda kalırlar maalesef. bugün Jim Carrey dendiğinde herkes tanır ama Charlie Kaufman denildiğinde durum hiç de öyle değil. Ama yine de siz rahat olun, Tarkovsky veya Antonioni izleyicisi aynı zamanda Tonino Guerra’nın da değerini gayet iyi bilir.

    • bilgiler için teşekkür ederim çok güzel tespitleriniz ayrıca bu tarz sayfalarda muhatap bulmak daha da sevindirici sinemaya olan ilgim hevesim daha da arttı sağolun yorumlarınız için….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir