Inglourious Basterds (2009) Soysuzlar Çetesi

Hollywood sinema tarihinde Coen biraderlerin hüküm sürdüğü devri kapatmasıyla ünlü sapkın yönetmen Quentin Tarantino’nun ödüllü filmi Inglourious Basterds, gerek yönetmenin önceki filmlerine gerekse tarihe ve sinema tarihine yaptığı göndermelerle kendini gösteren, kusursuz bir senaryo ve başarılı oyunculuklarla donatılmış bir başyapıt. İki buçuk saatlik süresi boyunca Tarantino’nun sapık hayallerine davet edildiğimiz bu şölen, belki kendisinin en usta işi olmasa da başarılı filmografisinde kendini en özgün yollardan hatırlatmaya kurulu bir kutu diyebiliriz.

Diğer filmlerinde olduğu gibi filmi bölümlere ayıran Tarantino, Inglourious Basterds’ta seyirciye beş bölüm sunuyor. Her bir bölümde farklı karakterler ve olaylarla tanıştığımız film, Tarantino’nun Nazi Almanyası’ndan kendince aldığı bir intikam diyebiliriz. Kamera kullanımının ustalıklarını öğretircesine yaptığı dış mekan çekimleriyle başlayan ilk bölümde tanıştığımız Nazi albayı Hans Landa (Christoph Waltz) ve bölümün sonunda ondan kaçmayı başaran Shosanna Dreyfus’un (Mélanie Laurent) hikayeye katılmasının ardından ikinci bölümde Nazilerin, filme de ismini veren, Soysuzlar Çetesi diye adlandırdıkları ve Nazi düşmanı askerlerden oluşan dokuz kişilik bir çetenin üyeleriyle tanışıyoruz. Teğmen Aldo Raine (Brad Pitt) ve arkadaşlarının Nazilerden intikam alma yöntemleri tüm Almanlar arasında bir üne kavuşuyor ve kısa sürede korkulu rüya diye tabir edebileceğimiz bir sıfatla niteleniyor. Filmin bu noktasında seyircinin dikkatini çeken bazı gizemler mevcut. Mesela ben kameranın vurgulamak için tek açıyla yetindiği (daha doğrusu fazlasına ihtiyaç duymadığı) Aldo Raine’nin boynundaki izin niçin var olduğunu anlamış değilim –ama öyle sanıyorum ki bunu Tarantino’dan başka kimsecikler bilmiyor. Zaten yönetmenin önceki filmlerinde de karşılaştığımız bir gizemdir deyip geçmiştim filmi izlerken.

Şiddetin alasını gördüğümüz bu başlangıçlarda filmin devamına ve sonuna giden olayların ilk düğümleri atılmaya başlanıyor. Christoph Waltz’un muhteşem yetenekleri ile tanıştıktan sonra Brad Pitt’in formunu hiçbir zaman kaybetmeyeceğine tanık oluyoruz (ki askerlerine yaptığı konuşma sırasındaki aksanı ile benden büyük bir artı aldığını söyleyebilirim rahatlıkla). Senaryonun gücünü göstermeye başladığı bu kısımlarda öykünün gidişatından çok diyaloglar kendini gösteriyor. Güçlü repliklerle donatılmış filmin ilk yarısında Tarantino, her zaman olduğu gibi kendisini göstermekten çekinmiyor. Parantez içinde belirttiğim aksan meselesini filmin ilerleyen bölümlerinde de öne çıkaran yönetmen, bir yandan oyuncuların farklı dillere adapte olma yeteneklerini gösterirken diğer yandan Hollywood sinemasının İngilizce dil aşkına göndermeler yapıyor (Paris’te İngilizce konuşulan bir Hugo izledik bu yıl, öyle değil mi? Hatta George Melies bile İngilizce konuşuyordu! Sen yok musun Hollywood, ah Hollywood!).

Ortanca bölümle birlikte, aynı ilk bölümdeki Hans Landa ve çiftlik evinin sahibi diyalogunda olduğu gibi gergin diyaloglara tanık oluyoruz. Olay örgüsü ile ilgili en önemli ipuçlarını elde ettiğimiz bu bölümle birlikte intikam ateşi alevleniyor. Ardından birbirinden habersiz stratejiler gelişiyor ve seyirci olarak işlerin karışacağına kendinizi hazırlıyorsunuz; ama unuttuğunuz bir şey var: Yönetmeniniz Quentin Tarantino. O kıvrak zekası ile hiçbir zaman kafa karışıklığını gidermeden sona gitmez, yarattığı bazı kafa karışıklıkları da önceden de belirttiğim gibi imge diye kabul edebileceğimiz küçük sırlardan ibarettir.

Michael Fassbender ve Diane Kruger’ın karakterlerinin filme katılmasıyla birlikte hem gördüğümüz kırmızılık sayısı artıyor, hem de Nazi zekasına yapılan göndermeler –ki kendilerinin ne kadar zeki (ya da ne kadar aptal) olabileceklerine pek çok kez tanık oluyoruz film boyunca. Kısa süre içinde kendimizi filmin final bölümünde buluyoruz. Birbirinden farklı iki intikam ve zafer planı aynı anda işliyor ve yönetmen, Hitler’i kendi acımasız metoduyla öldürmeyi seçiyor. Yedinci sanata duyduğu saygı ve sevgiyi bir kez daha gösteren Tarantino, bu metodunu da sinema içinde sinema ile yapıyor. Üç yüzden fazla Alman’ı toplandığı bir sinema salonunda gösterilen filmin içeriği ve konusu, savaşın insan psikolojisi üzerindeki etkileri hem onların beyazperdesinde, hem de başka karakterler aracılığıyla bizim izlediğimiz beyazperdede kendine yer ediniyor. Nazilerin izledikleri filmin bir anda Shosanna’nın görüntüsüne döndüğünde zavallı kadının ölümü pahasına yediği intikam yemeğinden siz de bir kaşık almış kadar oluyorsunuz. İntikam bakışlarıyla kahkahaları birbirine karışıyor ama kazananla kaybeden sınırı çizilemiyor.

Film, Tarantino’nun önceki yapımları gibi her sahnesi ve karakteriyle bir takım şeylere gönderme yapmasıyla meşhur. Birbirinden başarılı oyuncuların adeta oyunculuk dersi verdiği Inglourious Basterds’ta yine önceki Tarantino filmlerinde olduğu gibi sinsi sinsi gelen ve birden patlak veren besteler size eşlik ediyor. Teknik anlamda kusursuz olan filmin bu bağlamda en hoşuma giden yönü ise elbette görüntü yönetimi oldu.

Daha başlangıç sekansıyla Tarantino’nun sinemaya olan saygısına tanıklık ettiğimiz Inglourious Basterds, başta senaryosundaki güç olmak kaydıyla her yönüyle yedinci sanatın tarihine adını altın harflerle yazdırabilecek bir film. Ben şahsen filmde bir eksiklik bulmadım –zaten bir filmi elle tutulur yapan ilk şeyin senaryosu olduğu ve bu filmin senaryosunda da eksiklik olmadığı (ya da göremediğim) düşünüldüğünde baştan bir kazanç olduğunu söyleyebiliriz. Baştan sona çarpıcı, baştan sona kırmızı ve baştan sona hırslı…

Diğer yazıları Burak Hazine

I Give It a Year (2013) Bu Aşk Fazla Sürmez

Hollywood tarihinin en ünlü hiciv komedilerinden olan Borat’ın senarist ekibiyle birlikte Oscar’a...
Devamı

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir