Jane Campion Dosyası: The Portrait of a Lady

Anlattığı öykü, geçtiği dönem, ihtiraslar ve yasak aşklar, bir kadının yükselişi ve çöküşü göz önünde bulundurulduğunda Anna Karenina ile karşılaştırılmak kaderinde olan bir eser The Portrait of a Lady. Henry James’in Tolstoy’dan eksikleri fazlasıyla vardır elbet fakat konumuz şu an için bu değil. Jane Campion’ın dördüncü uzun metraj filmi olan The Portrait of a Lady, güçlü oyuncu kadrosu ve ağır anlatımına rağmen yönetmenin kendi imzasını taşıdığını daha jeneriğinden belli eden simgesel bir yapım. Nicole Kidman ve John Malkovich gibi iki önemli ismin, kariyerlerindeki en güçlü performanslardan birine imza attıkları yapımda Christian Bale ve Viggo Mortensen’ın gençlik dönemlerine rastlarken Barbara Hershey, Mary-Louise Parker gibi isimleri de güçlü performanslar sergilerken görüyoruz.

The Portrait of a Lady, Campion’ın ilk filmlerinden biraz farklı bir boyutta yer alıyor. Bilenler bilir; Sweetie ve An Angel At My Table’daki iyimser hava, The Piano sonrası kararmıştı. Yönetmeni dünya sahnesine çıkaran üçüncü filminden sonra Hollywood’a transferi ile filmlerindeki atmosfer de değişiyor. The Portrait of a Lady, bu anlamda oldukça karamsar ve ağır bir yapım olurken harikulade oyunculukları ile kendini ön plana çıkarmayı başarıyor. 19’uncu yüzyılın sonlarında yaşayan ve pek bir çekiciliği olmayan Isabel (Nicole Kidman) karakterinin odağa alındığı yapımda, karakterin çevresinde dört dönen birbirinden farklı ve ayrı dünyalarda yaşayan erkeklerin yine birbirinden ayrı mücadelelerine tanık oluyoruz. Isabel dünyayı gezmek isteyen bir kadınken amcasından kalan büyük bir servet, onun bazı arkadaşlarının da “yardımıyla” Gilbert Osmond (John Malkovich) tarafından kandırılmasına sebep oluyor. Eski aşıklarından Goodwood (Viggo Mortensen) ve daha sonraları Isabel’in acı çekmesine sebep olacak olan kuzeni Touchett (Martin Donovan) da bu karmaşık ilişkinin içinde kendilerine yer edinmiş durumdalar. Hırslı, ne istediğini bil(e)meyen ve insanlar tarafından kolayca kandırılmaya açık bir kadın portresi çizen Isabel’in yükselişi ve düşüşü, The Portrait of a Lady’nin üzerine oturduğu temeli oluşturuyor.

Filmde çok fazla karakterin yer alması, hikayenin belli bir odaktan şaşmasına engel oluyor. Bu bir bakıma olumlu bir özellik gibi görünse de 140 dakikalık bir dönem draması göz önünde bulundurulduğunda pek de profesyonelce durmuyor. Söz konusu karakterlerin önemli bir kısmına gereken önem verilmiyor ve içleri doldurulamıyor. Oyuncu yönetiminde oldukça başarılı bir sinemacı olan Jane Campion ise bundan dolayı bu filmiyle sınıfta kalıyor. Filmin en güçlü yönünün oyunculuklar olması da haliyle aktör ve aktrislerin öz başarıları oluyor. Nicole Kidman’ın en güçlü performanslarından birini seyrettiğimiz filmde Barbara Hershey Oscar’lık bir işe imza atıyor (ki kendisi bu performansıyla Altın Küre ve Oscar’a aday olmayı başarmıştı); John Malkovich’in ise çekiciliğinin hangi filmle başladığının ipuçlarını The Portrait of a Lady veriyor adeta. Christian Bale geri plana atılmış rolüyle kendisine sempati besleyebileceğiniz birkaç işinden birini ortaya koyuyor.

The Portrait of a Lady, Campion’ın bazı küçük yönetmenlik numaralarıyla ara sıra da olsa seyircisini ayakta tutmayı başarmasına rağmen genel anlamda seyri oldukça zor bir yapım. Filmin açılışı ve siyah beyaz sekanslar göze oldukça çekici gelirken Wojciech Kilar imzalı müzikler filmin her anında seyirciye kendini beğendirmek adına arka planda yer ediniyor. Bir dönem filmi olarak başarısı tartışmaya açık olsa da muhteşem kadınların muhteşem yönetmeni olan Jane Campion için “olmamış” bir film diyebiliriz The Portrait of a Lady’ye.

Diğer yazıları Burak Hazine

Sick Birds Die Easy (2013) Hasta Kuşlar Çabuk Ölür

Her belgesel illa dünya ve insanlık tarihine ışık tutacak değil ya diye...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir