Stoker (2013) Lanetli Kan

Park Chan-wook deyince herkesin aklına 2003 yapımı Oldboy gelir. Kendisini biraz daha tanıyanlar Thirst’ü beğenir, azıcık daha derine inenler I’m a Cyborg, But That’s OK filmini bir hayli sevmiştir. Filmlerini Güney Kore’de yaptığı dönemlerde adından sıkça söz ettiren Chan-wook, rotasını okyanusun öteki yanındaki Hollywood’a çevirdiğinde de heyecanlanmıştık. Prison Break’in pek yeteneksiz oyuncusu Wentworth Miller’ın ilk senaryo deneyimi olan Stoker’ın yönetmen koltuğuna oturan Uzakdoğulu isim, Nicole Kidman gibi Oscar ödüllü bir aktris ve Mia Wasikowska gibi yıldızı parlayan bir oyuncuyu da peşine takarak gerilim türüne yeni bir soluk getirecekti -güya.

18’inci yaş gününde trajik bir kaza sonrası babasını kaybeden India (Mia Wasikowska), pek iyi anlaşamadığı ve çok yakın olmadığı annesi Evelyn (Nicole Kidman) ile devasa malikanelerinde yalnız başına kalmıştır. Ansızın ortaya çıkan ve daha önce hiç görmediği amcası Charles’da (Matthew Goode) bir gariplik sezen India bir takım gizemli olayları çözmeye çalışırken annesi ve amcasının yakınlaştığına tanık olur fakat Charles’a karşı alışılagelmişin dışında bir yakınlık da hissetmektedir. İnsanlar yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlar, India ise babasının senelerce sakladığı mektuplardan amcası Charles’ın karanlık geçmişini öğrenir. Tek sorun ise bu karanlık geçmişin kalıtsal olabilme ihtimalidir.

Oldboy’un anaakım sinema için bir dönüm noktası olduğunu artık herkes biliyor. Gerilim türünün sil baştan yazıldığı, aksiyonun ise gözden geçirildiği iddialı ve güçlü bir film olan Oldboy, yönetmeninin adını tüm dünyaya duyururken kendisinden on sene sonra perdelere yansıyan Stoker için aynı nitelemeleri kullanmak pek de doğru olmayacaktır. 2006 tarihli I’m a Cyborg ve 2009 tarihli Thirst’ten sonra Chan-wook’un üçer sene arayla iyi filmlere imza atabileceği fikri bile Stoker için heyecanlanma sebebiyken ünlü sinemacıya Hollywood’un yaramadığını söylemek yalan olmaz. Seyircinin ilgisini ayakta tutmakta başarılı bir isim Chan-wook, ona hiç şüphe yok ama işin içine biraz kapital girince işler değişmiş olacak ki bu, Stoker için söz konusu bir özellik değil. Gerilimin dozunu ayarlarken senaristin amatörlüğüne bağlanabilecek bir düşüş yaşayan yönetmen, şükür ki önceki filmlerinde birlikte çalıştığı görüntü yönetmenini de yanında getirmiş diyebiliriz. Zira çekimler, Stoker gibi vasat bir yapımın en güçlü yönlerinden biri oluveriyor. Her ne kadar günümüz Hollywood sektörünü düşündüğümüzde fotoğraf karesi misali görüntüleri filmlerde aramak pek kolay olmasa da Chung-hoon Chung’un çabaları gerçekten de kayda değer şeyler. Black Swan’dan hatırlayabileceğimiz Altın Küre adayı müzisyen Clint Mansell’in bestelediği müzikler ise filme dair en akılda kalıcı öge olacaktır.

Woody Allen’ın Match Point filmiyle kendini gösterdikten sonra Leh yönetmen  Agnieszka Holland ile Copying Beethoven’da çalışan Matthew Goodman, oyunculuk anlamında filmin ağır toplarından. Benim de dahil olduğum bazı seyirciler kendisinin bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu düşünürken bir takım izleyiciler ise Goodman’ın performansını yeterince “ürkütücü” bulmadı. Nicole Kidman, performansını özel kılmak için herhangi bir çaba göstermezken kısa süreli de olsa karşımıza çıkan Jacki Weaver işinde usta olduğunu kanıtlayan bir işe imza atmış. Son olarak başrolün sahibi olan Mia Wasikowska ise Hollywood’un gelecekteki en önemli aktrislerinden biri olacağının ilanını, şahsen kendisinden beklemediğim kadar başarılı bir performansla sektöre duyurmuş. Yüz jestlerini iyi kullanamadığını düşündüğüm aktris, sonunda Restless ve Jane Eyre gibi kendisine uygun bir rolü kabul etmiş.

Stoker hakkında acımasız eleştirilerde bulunmak Chan-wook gibi bir isme yapılacak büyük bir haksızlık olsa da filmi seyrettikten sonra Hollywood’un yönetmene pek de yaradığını söyleyemeyiz. Güney Koreli sinemacının bundan sonra hangi sularda gezineceğini bilmesek de onun elindeki kameradan gerilmeyi sevdiğimiz su götürmez bir gerçek. Kim bilir, belki de I’m a Cyborg gibi içleri ısıtan bir romantik komediyle karşımıza çıkar da üstündeki/üstümüzdeki ağırlığı biraz olsun atabiliriz.

Diğer yazıları Burak Hazine

Kim Ki Duk’tan Moebius (2013)

Geçtiğimiz sene sansasyonel bir biçimde Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü The...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir