A Late Quartet (2012) Son Konser

2004 tarihli Watermarks isimli belgeseliyle oldukça ses getiren Yaron Zilberman’ın ülkemizde geçen hafta vizyona giren ilk uzun metraj canlı aksiyon filmi A Late Quartet, başta yalnızca usta oyuncu kadrosu ile dikkatleri çeken fakat filmi seyredince ustalıkların oyunculuklarla sınırlı olmadığını gösteren bir yapım. Üç akran kemancı ile yaşlı bir viyolonsel sanatçısının dostlukları üzerine kurulu müzik grubunun önce nasıl çalkalandığını, daha sonra bu çalkantının nasıl yayılıp beklenmedik yıkımlara yol açtığını anlatan film hem klasik müzik sevenler için sinemada bulunması zor bir cevher özelliği taşıyor, hem de vizyonda iç ısıtan güzel filmler seyretmeyi özleyenler için muazzam bir örnek teşkil ediyor.

Farklı gözükmeyen bir arkadaş ilişkisi bütünüyle başlayan A Late Quartet’te, kısa sürede bu ilişkilerin dallanıp budaklanarak birbirlerini ne derece ve ne şekilde etkilediklerini seyrediyoruz. Bir yanda geçmişin izleriyle yaşayan Daniel ve Juliette, öte yanda evlilikleri yokuşa tırmanan Robert ve Juliette, üçüncü olarak da yasak aşk yaşayan Daniel ve Alexandra -yani Juliette ve Robert’ın güzeller güzeli kızı. Tüm bunların patlak verme sebebi ise dörtlünün sonuncusu ve en yaşlısı olan Peter’ın aldığı Parkinson hastalığı teşhisi. Bu vahim durum, karakterlerin özel ve sosyal yaşantılarını alt üst etmekle kalmıyor, üstelik yirmi beş yıllık bir müzikal birlikteliğin yıkımının da çanlarını çalıyor. Zilberman’ın iki saate yakın süren filmi ise yıkımlarla ilerleyip seyirciyi memnun etme konusunda bir hayli başarılı bir finalle noktalanıyor.

Her ne kadar ilişkiler anlamında karmakarışık, daha açık söylemek gerekirse Güney Amerika menşeli pembe dizileri andıran bir hikaye izlesek de, yönetmen Zilberman hikayesindeki kurguyu dramatize etmekten kaçınarak seyircisine daha gerçekçi bir şeyler vaat ediyor. Film boyunca kulakların onca yıllık pasını silercesine öyküsüne eşlik ettirdiği klasik müziği ve keman tınılarını bu gerçekçi ilişkileri betimlemede ve inişler ile çıkışları yakalamada kullanıyor. Bunu öyle bir ustalıkla yapıyor ki gerçeklikten uzak tragedya örneklerinden birini, içindeki çelişkilere aşık olurcasına seyrediyorsunuz ve filmi tek çırpıda bitiriyorsunuz. Yönetmenin dehası, ince dokunuşları ve oyuncu kadrosunun akıl almaz güzelliğine bir de söz konusu müzikler eklendiğinde ortaya beyazperdeye yansımış rüya gibi bir masal çıkıyor. Hazır oyuncu kadrosu demişken Christopher Walken, Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener ve Mark Ivanir’den oluşan asıl dörtlünün sezonun şimdiye kadarki en başarılı toplu performansı sergilediğini üstüne basa basa belirtmek gerekir. Yönetmenin senaryo konusundaki naif detaycılığı, oyuncu yönetimine de yansıyor ve her biri birer başrol kabul edilebilecek bu dörtlüye eşit miktarda önem veriliyor. Her bir karakterin öyküsü oldukça tatmin edici bir düzeyde ustalıkla işleniyor ve film bittiğinde seyircinin kafasında bu dört karaktere dair hiçbir soru işareti kalmıyor. Elbette bunda oyuncuların göz alıcı performansları da etkili oluyor.

Başından sonuna, müziğin kendisi gibi akıp giden bir film olan A Late Quartet, oldukça basit bir fikirden yola çıkılarak oluşturulmuş ustaca bir iş. Seyirci bir yandan filmin derin diyaloglarında anlam yakalamaya çalışırken öte yandan müziğin sonsuz dalgasına kendini kaptırabiliyor ve kendini de onlardan biri gibi kabul ettiği tiplemeleri adeta yaşıyor. Kısaca Zilberman’ın filmi, sanatların birbirleriyle harmanlanışını tatmak isteyenler için orada bekliyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

Toronto Film Eleştirmenlerinin En İyileri

The Master en iyi film ve yönetmen dahil 4 ödül kazanırken Denis...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir