İstanbul’dan Kim Ki-Duk Geçti!

Günler haftaları kovaladı ve sonunda o gün geldi çattı. Türk-Kore Film Haftası kapsamında İstanbul’a gelen Güney Koreli yönetmen Kim Ki-Duk, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Merkezi’nde ülkemizdeki hayranlarıyla buluştu. Daha doğrusu kendisinin de dediği gibi o gelmedi, biz onu buraya getirdik (yanlış anlaşılma olmasın, tamamen mütevazılık yapıyor).  400 kişilik salonda söyleşi öncesinde yönetmenin Venedik’te geçtiğimiz sene Altın Aslan kazanan Pieta (Acı) filmini seyrettik. Bana Filmloverss ve Öteki Sinema ekibinden sevgili Nuri Şimşek eşlik etti. Daha sonra kapıların açılması ve salona en az içeride bulunan insan sayısı kadar bir kalabalığın girmesiyle de heyecanlı bir topluluk olarak Uzakdoğu’nun yaşayan yönetmenleri arasında en çok tanınan ismini beklemeye koyulduk.

Alkışlar ve ıslıklar içinde salona giren ve yerini alan Kim Ki-Duk hakkında söylenebilecek ilk söz hiç şüphesiz ki tevazu konusunda tüm meslektaşlarına örnek olacak derecede ileride oluşudur. Hayatı boyunca pek çok ülkede bulunduğunu söyleyen Ki-Duk, öncelikle Türkiye halkının bugüne kadar karşılaştığı en sıcak insanlar olduğunu belirterek sempati topladı. Salonun kalabalıklığı karşısında şaşkın olduğunu ekleyen yönetmen, bu topluluğun karşısında sahneye çıktığı zaman kendisine karşı olan sevgi selinden ötürü ağlayacak gibi hissetmiş. Eğlenceli bir başlangıç konuşmasının ardından Ki-Duk, hayatı ve filmleri hakkında konuşmaya başladı. Bu noktada özellikle belirtmem gereken bir şey var ki o da çevirmenin başarısızlığı. Salonda bulunan herkesin bu konuda şikayetçi olduğuna eminim zira Güney Kore vatandaşı birinin Türkçe konusunda sıkıntıları olacağını az çok tahmin etsek de bu kadar havada bir Türkçe ile çeviri yapılacağını düşünememiştik (bu yüzden aşağıda okuyacağınız cümleler/paragraflar arasında bir bağ kurmak için çok uğraşmamanızı öneririm).

Salonda bulunan MSGSÜ rektörü tarafından Uzak Doğu’nun yaşayan en önemli iki yönetmeninden biri (diğeri Akira Kurosawa) olarak görülen(Yasujiro Ozu mezarında ters döndü) Ki-Duk, çocukken okula gitmediğinden, 16 yaşında fabrikada çalışmaya başladığından ve 21 yaşında deniz kuvvetlerine katıldığından bahsetti. Bu görevinden sonra Fransa’ya giden yönetmen, buradan başlayarak Avrupa’yı 2 senede gezmiş. Fransa’da bulunduğu sırada hayatının ilk filmini seyretmiş (evet, yanlış duymadınız) ve bu deneyimi sırasında 30’lu yaşlarının başındaymış. Seyrettiği film ise Anthony Hopkins’in başrolünde oynadığı Kuzuların Sessizliği. Bununla beraber ayrıca Fransa’nın ünlü yönetmenlerinden Leos Carax’ın filmleriyle de tanışmış. Bu filmlerden oldukça etkilenen yönetmen, bizim kendi filmlerini seyrettiğimizde yaşadığımız şaşkınlığın bir benzerini söz konusu filmleri seyrederken yaşadığını söylüyor. Malum deneyimlerinden sonra “demek ki sinemacılık diye bir meslek de varmış” fikirleriyle kafası çalkalanan Ki-Duk, senaryo yazarlığına bu şekilde adım atmaya karar vermiş. Bilgisayarın olmadığı o dönemlerde senaryolarını kağıt üzerinde yazmış ve iki sene boyunca filmlere dair yaptığı tek şey bu olmuş. Hazırladığı bu metinler daha sonra Güney Kore’de kabul görmüş ve kendisi sinema sektörüne adımını bu şekilde atmış.

Daha sonra film çekmenin ve senaryo yazmanın üzerinde durmaya başlayan Ki-Duk, kendisinin filmlerindeki asıl temasının insan yaşantısı üzerine kurulu olduğunu belirtiyor. Sinemanın, yaşamı ve evreni anlatmanın basit bir yolu olduğunu söylüyor. Kendi sinema eğitiminin fabrikalarda çalıştığı, askerlik yaptığı ve Avrupa’yı gezdiği dönemlerden oluştuğunu ekleyerek de tezini destekliyor. Bu dönemlerde yaşadıklarının kendi sinema çizgisini oluşturmada en güçlü etkenler olduğu üzerinde birkaç kelam ettikten sonra sinemanın, kendisi için “siyahı çekerken beyazı gösterme” olduğunun altını çiziyor. Bunun kolay bir iş olmadığının kendi de farkında aslında.

Yönetmenin ayrıca kitap okuyan biri olmadığını öğrendiğimizde ikinci şaşkınlığımızı yaşadık diyebiliriz. Seyircilerden birinin edebiyat-sinema ilişkisi üzerine sorduğu soru üzerine hiç kitap okumadığını belirten Ki-Duk, belli ki yalnızca yaşadıklarından ve söylediği üzere şehrin arka sokaklarında yaşanan gerçekliklerden ilham alıyor. Eğer bir gün bir kitap okur da kitabı beğenirse, aynı sinema macerasında olduğu gibi mesleğini o yönde şekillendirebileceği şakasıyla da bizi eğlendiriyor.

Pieta’nın senaryo sürecinin 2 aydan, çekim sürecinin ise 10 günden oluştuğunu söyleyen yönetmen, filmin seyrettiğimiz halinin ise bunların çok çok daha kısa bir versiyonu olduğunu belirtiyor. Fakat filminde asıl olanın 2 aylık bir senaryo süreci olmadığını, Ki-Duk’un tüm yaşamından parçalar taşıdığı için daha meşakkatli bir süreçten geçildiğinin altını çiziyor.

Gelen güzel sorulardan biri de Ki-Duk’un filmlerinin sessizliği ve yönetmenin kullandığı metaforlar üzerineydi. Pieta’da kendi tarzından ödün vererek karakterlerine beklenenden fazla replikler yükleyen Ki-Duk, sorunun cevabını aynı filmlerindeki karakterler gibi sessizce vermek istese de utandığı için bunu yapamadığını söyledi (gülüşmeler). Filmlerinde asıl önemli olanın replikler olmadığını, filmin başarısının buna bağlı olmadığını belirtti. Pieta’da replikler olmasını ise bazı sahnelerin seyircinin yorumuna açık bırakılmayacak kadar kaotik olmasına bağladığını açıkladı. Önceki filmlerinde ana karakterlerin konuşmamasına rağmen yan karakterlere replikler yüklediğini, yeni filmi Moebius’ta ise hiçbir replik kullanmadığını (fakat karakterlerin kahkaha attığı, ağladığı ve bağırdığını) söyledi. Bunun da yeni bir deneyim olacağını umuyor anlaşılan. Ona göre gülerken ve ağlarken çıkarılan sesler, karakterlerin konuşuyor olmasından daha etkiliymiş.

1231670_10151955200467275_297041802_n

Sinema-gerçek akımının öneminden bahsedercesine filmlerinde insanların yaşadıkları acıları göstermeden onların yaşantılarını anlatamayacağını söyleyen yönetmen, bu yüzden sıradan insanları anlatmayı daha uygun buluyormuş. Filmlerinde acıyı bu kadar işlemesi yüzünden insanların kendisi için kötü adam yorumu yaptığını da belirtiyor. Öykülerini yazmak için en büyük enerjiyi kadınlardan aldığını ekliyor ve bu yüzden de ömrünün sonuna kadar film yapacağı sözünü veriyor. Gelen sorular üzerine filmlerindeki aşk meselesi üzerinde de duruyor. Siyah ve beyaz metaforu üzerinden bu duruma açıklık getirmeye çalışıyor ve birbirini tamamlayan ögeleri filmlerinde işlemekten zevk aldığından bahsediyor.

Sempatiklik konusunda unutulmaz biri olduğunu defalarca kanıtlayan Ki-Duk, eski filmleri hakkında sorulan soruları filmleri hatırlamadığı gerekçesiyle geri çevirmek zorunda kaldı. Öyle ki bir gün evde televizyon seyrederken filmin sonunda kendi ismini görüp o yapımda kendi imzası olduğunu fark etmiş (gülüşmeler). Bu sırada eline cep telefonunu alıp seyircilerin videosunu çekmeye başlayan Koreli sinemacı daha sonra gelen soruları yanıtlamaya devam etti. Soru üretme konusunda sıkıntı çeken hayranlarına elinden geldiğince samimi yanıtlar vermeye çalışan yönetmen, Pieta filminin intikam temasının son anda affetme meselesine bağlanacakken seyirciyi niçin ters köşeye yatırdığı sorusu üzerine yaptığı yorumda, filmde özellikle insanların para için ne hallere düşeceğini anlatmak istediğinden bahsetti. Bu yüzden filmin bir intikam teması işlediği havası verdiğini fakat asıl kaygısının para ve hırs meselesi üzerinde bir deneme yapmak olduğunun altını çizdi.

Film çekmenin onun için çok güzel bir iş olduğunu söylüyor ve başkalarının, filmlerini seyrederek kendi fikir dünyasına giriyor olması onun hoşuna gidiyormuş. Kendi kendine insan nedir, kimdir, neden vardır sorularını sorup filmlerini de bu sorulara yanıt olsun diye çekiyormuş. Favori yönetmenlerinin Emir Kustarica ve Michael Haneke olduğunu söyleyen Ki-Duk, Türkiye sinemasından ise Nuri Bilge Ceylan‘ın takipçisi olduğunu ekliyor.

Belgesel türündeki otobiyografik filmi Arirang da sohbetin önemli konularından biriydi. Yapmakta en çok zorlandığı filmi olduğunu söyleyen yönetmen, filmin gösterimi için çok zorlu yollardan geçildiğini ve seyirciye gösterip göstermeme konusunda da çok büyük ikilemde kaldığını ekledi. Filmin Cannes’da gösterilip Belirli Bir Bakış ödülünü kazanması üzerine gelen olumlu yorumlara rağmen hala filmin seyirci tarafından görülmesi konusunda endişeler yaşadığını da belirtti. Filmlerinde işlediği acının tümünün bu filmde aslında kendinde toplandığını soran bir katılımcıya verdiği cevapta öğrendiğimiz bir detay da ilgi çekiciydi aslında: Arirang’da yer alan küçük evde hala yaşadığını söylüyor yönetmen.

1209158_10151955202277275_1315061493_n

Güney Koreli yönetmenlerin yakın zamanda Hollywood’a transfer oluşunun ardından kendisinin böyle bir planı olup olmadığını soran bir seyirciye ise teklifler aldığını ve bu teklifleri olumlu yönde değerlendirdiğini söyleyen Ki-Duk’un böyle bir adım atmasından duyulan endişe salonda kendini hissettirdi desek yalan olmaz. Yönetmen, yabancı oyuncuların kendi çılgın fikirlerini iyi yansıtıp yansıtamayacağı konusunda da kafasının karışık olduğunu ekledi. Ayrıca Hollywood sektöründe film yapmak için yüksek bütçelere ihtiyaç duyulduğunu fakat kendi filmlerinin böyle ihtiyaçları olmadığınının önemini vurguladı. Milenyumdan sonra Kore’de yaklaşık 1600 film çekildiğini fakat bu filmler arasında ABD’de en uzun süre gösterimde kalan filmin Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring olduğunu da öğrendik. Yani yönetmenin Hollywood macerası için oralara kadar gitmesine gerek olmadığının altı bir kez daha çizilmiş oldu.

Gelecek projelerinde, çağdaş sinemanın favori temalarından savaşı işleyip işlemeyeceğini soran bir seyirciye verdiği yanıt, yönetmenin bu konuya aslında olumlu baktığını gösteriyor. Gündemle alakalı olarak durmadan kısa notlar aldığını ve bunu bir gün savaş temalı bir projesinde kullanmak üzere yaptığını söyleyen yönetmen; projenin ne zaman gerçekleşeceğini kestiremese de başından beri böyle bir planının olduğunu belirtiyor.

Çevirmenin başarısızlığı sonucu pek de sağlıklı olmayan bir söyleşiye tanıklık etsek de Kim Ki-Duk ile aynı salonda, onun hayatından ve filmlere bakış açısı üzerine küçük detaylar öğrenmek oldukça heyecan verici ve güzel bir deneyimdi. Söyleşinin ardından bir dakika kadar mikrofonu eline alıp Arirang’dan bir şarkıyı seslendirdi Ki-Duk. Oldukça güzel ve eğlenceli bir an olsa da kendisinin bir gün müzik sektörüne adım atmaması gerektiğine inandık (cidden). İmzasını almayı başarsak da kendisiyle fotoğraf çektirmeyi başaramamak ise günün çevirmenden sonraki ikinci hüzün sebebiydi. Kim Ki-Duk’un filmlerini de içeren ve onlarca Türkiye ve Kore yapımı eserin ücretsiz gösterileceği Türk-Kore Film Haftası üç merkezdeki gösterimlerle devam edecek.

Dipnot: Din kavramının var olmadığını ve ona göre dinlerin, farklı kültürlerin farklı birer rengi olduğunu da söyledikten sonra salondan büyük bir alkış alması dikkat çekici ve hoş bir ayrıntıydı.

Diğer yazıları Burak Hazine

84. Akademi Ödülleri Reklamı

Robin Williams, Josh Duhamel, Megan Fox, William Fichtner ve Vinnie Jones’u konuk...
Devamı

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir