Bisiklet Hırsızları (1948)

Sinema her ne kadar sanatın diğer kolları gibi dönemlere ayrılmış olsa da farklı tekniklerin, fikir dünyalarının ve anlatımların etkisi başlangıç anlarından itibaren etkisini gösterecek bir takım yeni sinemacıları bulmakta zorluk çekmez. İtalya’da başlayan ve tüm dünyanın sinemaya bakış açısında yeni bir çağı başlatan Yeni Gerçekçilik akımı da sinema tarihinin en çok işlenen dönemlerinden biridir. Hiç şüphe yok ki bu temayı Türkiye sinemasında en güzel işlemiş olan isim Yılmaz Güney’den başkası değildir. Anadolu halkının yoksulluğunu ele aldığı filmlerinde kimlerden ilham aldığı aşikar olan Güney’in en büyük mentorlarından Vittorio De Sica’nın en ünlü filmi Bisiklet Hırsızları da sinemanın bu çağını en güzel özetleyen yapımlardan biri olarak adeta parıldıyor.

Bir baba ile oğlunun ilişkisi üzerinden ilerleyen Bisiklet Hırsızları, aslında politik ve sosyal bir hicivden başka bir şey değil. Uzun süredir işsiz olan Antonio, bir gün iş bulma kurumunun kendisine ayarladığı afiş asma işiyle umutlanır fakat kurumun bir şartı vardır: Antonio’nun bir bisikleti olmalıdır. O an kendine ait bir bisikleti olmadığı halde varmış gibi gösterip işi kabul eder Antonio çünkü başka çaresi yoktur. Ailesinin yoksulluğu, ona başka çare bırakmamıştır -hatta öyle ki ona para kazandıracak bir iş ihtimali dahi heyecanlanması için yeter. Bu haberi hemen karısına söylemek için evine doğru yol alan adamı, karısı bir tulumbanın önünde karşılar. Savaş döneminde fakirliğin de getirisiyle elektrik ve suyun olmadığı Roma’nın varoş bir semtinde olduğumuzu o an anlarız ve karakterlerin yoklukları katlanarak seyircinin gözüne batmaya başlar. Genç kadın, kocasının işine kavuşması için büyük bir fedakarlıkta bulunup bisiklet almak için gerekli parayı edinir. Fakat ne yazık ki işinin ilk gününde bisikletini çaldırır Antonio. İşte tam o anda acizliğin hikayesi dönmeye başlar. Polise başvuran adam, bunun sonucunda umutlarını daha da kaybeder çünkü polis bugün olduğu gibi o gün de yoksulun yanında olma gereği duymaz, daha önemli işleri vardır. Tüm teşkilatı bir bisikletin peşine düşürmeyi gereksiz görürler. Halbuki filmin sonlarında, o dönemde işlenen suçlara karşı ne kadar ağır yaptırımlar uygulanabileceği ve halkın suça ve suçluya karşı olan ağır tutumu gözler önüne serildiğinde polisin bu tavrının tamamen sosyal açıdan değerlendirilebileceği anlaşılır.

Daha sonra küçük oğlu Bruno ile bisikleti aramaya başlayan Antonio’nun yolu bisiklet pazarından ve bir kiliseden geçerken gerçekler bir bir suratına çarpmaya devam eder. Din dahi onu yalnız bırakmıştır; hatta onu yanından kovmuştur. De Sica’nın bu filme dair işlediği en güzel temalardan baba ile oğul ilişkisi de bu noktadan sonra kendini göstermeye başlar. Bir aile babasının çaresizliği üzerinden anlatılan hikaye, oğluna küçük mutlulukları tattırabilmek için cebindeki son kuruşa kadar harcayan bir adamın şefkat ve sevgi öyküsünü içine alarak devam eder. Birlikte gittikleri restoranda yan masalarında oturan zengin aile ise De Sica’nın seyircinin suratına vurduğu bir başka gerçeği özüne uygun olarak verir: Sınıf farklılıkları. Antonio da Bruno da hiçbir zaman o zengin aile gibi olamayacaklarının farkındadır fakat anın tadını çıkarmak zorundadır. Elbette gerçekler zihinlerini tekrar kurcalayana kadar.

Film boyunca Antonio’nun yüzünden çaresizlik ifadesi düşmez. De Sica’nın anlatmak istediğine filmde en çok yardımı dokunan şey ise budur. Antonio iş haberini ilk aldığında başlar suratında endişe ve bazı anlarda silindi gibi gözükse de her zaman gözlerinde gizli kalmaya devam eder. Öte yanda Bruno’nun babasına olan bağlılığı ve güveni, Antonio’nun sarsmak istemediği bazı değerlerin başında gelircesine bu figür üzerinde etkisini gösterir. Bu sebeptendir ki Lamberto Maggiorani’nin filmdeki performansı unutulmazlar listesine o zamanlar girmeyi başarmıştır.

De Sica’nın bu filmi, bize çok da yabancı olmadığımız bir takım gerçekleri sunması yönüyle dikkate alınmayı hak ediyor. Sinema tarihinde çok özel bir yer edinmesi bir kenara, ayrımcılığın ve ümitsizliğin; yoksulluğun ve bağlılığın hikayesini bundan yarım asır önce anlatabilen bir filme çok daha fazlası yakıştırılmalı. Antonio’nun ümitsizliğinden beslenen bir ümitle hikayenin sonunu bekleyen seyirci, siyah beyaz bir hüznün esiri olarak filmi sonlandırıyor. Yalnızca bu bile Bisiklet Hırsızları’nın neden önemli olduğu sorusuna verilebilecek bir yanıt olma özelliğini taşıyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

Tim’s Vermeer (2013)

“Modern insanlar sanat ve teknolojinin ayrı kulvarlarda olması gerektiğini düşünüyor. Sanat okumak...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir