Mud (2012)

Milenyum sonrasında çocuk oyuncuların filmlere yaptığı katkıların, yaramazlık yaparak birilerini eğlendirmekten çok daha fazla olduğu anlaşılmaya başlandı. Odağına masum çocuklar veya bazı şeyleri keşfetmeye hazır ergenlik dönemi kurbanlarını alan filmlerin sayısı gün geçtikçe artıyor ve bu temadan yararlanan son isim de üçüncü uzun metrajıyla bağımsız sinemanın takip etmesi en zevkli isimlerinden biri haline gelen Jeff Nichols oldu. Geçtiğimiz sezon Take Shelter‘la kariyerinin mutlak zirvesine ulaşan genç sinemacı, uzatmalı dostu Michael Shannon’ı (küçük bir rolde de olsa) üçüncü kez koluna takarak şehirden uzak insanların merak uyandıran ve gizemi bol öykülerine dikkat çekiyor.

Take Shelter gibi bir korunma hikayesinden farklı olarak bir açılma ve hayata atılma öyküsü sunuyor Mud. İki küçük çocuğun çevrelerindeki ıssız yerleri keşfetme hevesi sırasında tanıştıkları yabancı bir adama yardım eli uzatmaları hikayenin iskeletini oluştururken ilişkiler, güven, bağlanma ve kadınlar ise yan temalar olarak öyküyü domine etmeyi başarıyor. Elbette bu kadar çeşitli temaları bir araya getirerek seyirciyi anlatımla boğmamak zor bir iş fakat Nichols, hikaye anlatıcılığındaki hünerlerini bir kez daha sergileyerek komplike olmayan fakat kafalarda soru işaretleri bırakan bir metotla filmini incelikli olarak işliyor. Bu soru işaretleri ise yönetmenin tamamen kendi tercihinden kaynaklanıyor gibi gözüküyor zira asıl amacın karakter analizi yapmaktan ibaret olduğu kendini fazlasıyla gösteriyor.

Çocuk karakterlerden ön planda duran Ellis’e, The Tree of Life‘tan tanıdığımız Tye Sheridan hayat veriyor. Henüz on dört yaşındaki Ellis’in, Matthew McConaughey tarafından canlandırılan Mud isimli gizemli karaktere olan inancı, karşılıksız güveni ve sevgi bağı filmin başarıyla işlenen temalarının başında geliyor. İhtiyacı olan sevgiyi babasından göremeyen bir çocuk olduğu aşikar olan Ellis, aynı kendisi gibi baba şefkatinden yoksun büyümüş bir yabancıda buluyor güven duygusunun verdiği hissiyatı. Bir yandan bu benzerlikleri itibariyle yakınlaşmalarını gözlemlerken diğer yandan Mud’ın Ellis üzerinde kurduğu otorite, çocuk karakterin baba hasretini kapatıyor gibi gözüktüğüne tanık oluyoruz. Aralarındaki yaş farkına rağmen ikilinin bağının oluşmasında etkili olan gelişmeler yalnızca bunlarla sınırlı da kalmıyor. İki saat boyunca öykünün olay kısmında takip ettiğimiz Mud’ın ilk ve esas aşkına kavuşma macerasının bir benzerini Ellis de hikayenin bir bölümünde yaşıyor. Kendinden büyük bir kıza gönlünü kaptıran küçük çocuk, ikili ilişkilerde ilk tokadını yerken bir tarafta da Mud’ın sevdiği kadın tarafından hayalkırıklığına uğradığını seyrediyoruz. Bu denli birbirine benzer iki hikaye çizgisi, inceldiği yerden kopmaya ya da sonsuz bir sevgi bağına dönüşmeye hazırken yönetmen olayı belirsiz bir sona sürüklemeyi tercih ediyor. Bunu yapmakla doğru bir karar verdiğine inandığım Nichols, birbiriyle kesişen fakat paralelliğine tatmin olduğumuz iki yaşamın üzerinden masumiyeti, ilkleri ve saf duygularla bağlanan güveni ustaca işleyerek filmine son imzasını atmış oluyor. Filmin zayıf görülebilecek tek yönü ise Sam Shepard ve Michael Shannon’ın hayat verdiği karakterlerin öyküye katkıları itibariyle bazı seyircileri tatmin edebilmekten uzak oluşu. Şahsen Nichols’ın bu tercihinin bir eksiklikten ziyade hikayede kalabalık yaratmamak ve yan öyküleri de olağan bir incelikle öyküye yedirip asıl mesele üzerinde ağırlık yapmalarını engellemek olduğuna inanmaktayım.

Doğayla iç içe bir çekim alanının yarattığı harikulade çekimler ve film bittikten hemen sonra tekrar dinleyebilmek için kişiyi harekete geçiren pek başarılı müzikler (ki bu besteler Take Shelter’ın gerilim dolu ses efektlerinde de imzası bulunan David Wingo imzası taşımakta) eşliğinde başarılı performanslar seyrederek geçirilen iki saat vaat eden Mud, sinemanın kendisini sevenler için bağımsız sinemanın büyük Hollywood yapımlarından önde olduğunu kanıtlayan bir film. Ülkemizde vizyon şansı görmedi ve muhtemelen de görmeyecek (!f İstanbul 2014‘ten umutlu olmalıyız keza Take Shelter’ı geçtiğimiz sene programlarına dahil etmişlerdi); hatta ABD’ye baktığımızda da filmin diğer büyük bütçeli yapımların gölgesinde kaldığını görüyoruz. Fakat Nichols’ın, sinema seyircisini çoğu yönetmen yahut senariste kıyasla kat be kat fazla tatmin ettiği gerçeği var. Son olarak Mud’ı seyretmenin bana, sinema tarihindeki favori filmlerinden olan ve Andrey Zvyagintsev imzası taşıyan Vozvrashchenie’yi (Dönüş – 2003) ne kadar anımsattığını da eklemem gerekir. Bu bile Nichols’ın ne kadar başarılı ve kendini sevdiren bir sinemacı olduğunu göstermeye yetiyor aslında.

Diğer yazıları Burak Hazine

4 Türk Filmi 64. Berlin Film Festivali’de

Şubat ayında yapılacak olan 64. Berlin Film Festivali’nin programı belli olmaya başladı....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir