The Bling Ring (2013) Pırıltılı Hayatlar

Sinemayı pek çok yönden ele geçirme çabasında gibi duran Coppola ailesinin genç üyesi Sofia Coppola, babası Francis Ford Coppola’nın efsane filmi The Godfather ile ilk kez bundan 40 sene önce seyirci karşısına çıkmıştı. Kameranın önündeki performanslarını zamanla arkasındaki işlerle değiştiren sinemacı, senaryo yazma ve yönetmen koltuğundaki başarılarıyla adından söz ettirmiş ve bir anda Oscar ödüllü bir Coppola ferdi oluvermişti. Lost In Translation ile devrim yarattıktan yönetmen sineması adına umut beslenen isimlerden biri ve gösterişi bağımsız sinemayla buluşturan parıltının kendisi olmuştu. Vanity Fair dergisinde yayınlanan The Suspect Wore Louboutins isimli bir makaleden yola çıkarak senaryosunu oluşturduğu Pırıltılı Hayatlar ise kendisinin son işi olarak parlıyor.

Beş lise öğrencisinin Hollywood ünlülerinin evlerini soyarak eğlenmesi ve geçimlerini bu şekilde sağlamasını işleyen Pırıltılı Hayatlar, gösterişin sinemadaki mütevazı güncel karşılığı gibi dursa da aslında bir sosyal inceleme. Başından sonuna dek söz konusu gençlerin ruh hallerini ve eylemlerini inceleyen Coppola, gözlemci bakış açısıyla seyirciyi yormayan anlatımını harmanlayarak ortaya zaman zaman hiciv olarak nitelendirilebilirken, bazen de seyirci için normal karşılanabilecek sosyoekonomik vuruşlar yapıyor. Çağdaş dönemlerin teknoloji ile bütünleşmiş evreninde gençlerin düştükleri batağı, aynı filmin isminde de olduğu gibi çekici yönleriyle veriyor. Gençler Lindsay Lohan’den Paris Hilton’a, Miranda Kerr’den Orlando Bloom’a insanların imrenerek takip ettiği fakat saygın hayatlar yaşadıkları tartışmaya açık ünlülerin milyon Dolarlar değerindeki malikaneleri ve eşyaları içinde kendilerini kaybediyor. Bu özentiliğin kaynağına inmek için uğraşmayan Coppola, daha çok gençlerin yaptıkları eylemlerle başa çıkma meseleleri üzerinde duruyor. Başa çıkmadan kastım filmin büyük bir bölümünde hukuki bir eylemi betimlemiyor. Hatta öyle ki filmi seyrederken bu gençlerin her girdiği evde parmak izi bıraktığını, kameralar tarafından izlendiklerini fark edip kendi kendinize nasıl sorusunu sorarken buluyorsunuz. Fakat yönetmenin bu soruyu yanıtlamak gibi bir derdi yok, amacı da o değil belli ki. Bunun farkına varmak için biraz daha beklemek gerekiyor. Sosyal medya diye tabir edilen platformun gösteriş üzerindeki etkisini izlerken bir yandan da gençlerin sonunu getirecek olan sebep olduğunu anlıyoruz. Bu noktada ışıklar çakıyor çünkü filmin maksadının teknoloji ve bilişimle birlikte gençlerin saplandığı halleri taşlamak olduğunu fark ediyoruz. Coppola bu amaca hizmet ederken dramanın yanına bile yanaşmıyor. Verdiği her mesajı pür-i pak, sözümona olabildiğince yorumdan yahut dokunuştan uzak vermeyi tercih ediyor. Gençlerin yakalandıktan sonra bile ünlerine ün katmaları ve hala en çok konuşulan konuların başında gelmeleri de aslında medyaya karşı getirilen basit bir tokattan başka bir şey değil.

Tabii tüm bunların yanında baş karakter Rebecca’nın (Katie Chang tarafından hayat veriliyor) anlaşılmaz bir takıntısı da göze çarpıyor. Ünlüler ve ünlü olmak konusundaki bu obsesyonunu çevresindeki arkadaşlarına da empoze etmeyi başaran genç kızın polisin karşısında bile Lindsay Lohan’in sorulara ne şekilde cevap verdiğini sorgulaması, filmde hemen geçiştirilen fakat tema üzerindeki kaygılardan birini oldukça güzel özetleyen bir detay diyebiliriz.

Coppola’nın karakter incelemeleri üzerinde pek durmadığı filmde kalabalık bir kadronun yer alması da bu eksikliğin sebepleri arasında. İlk başta karşımıza çıkan Marc’ın (Israel Broussard) verdiği okula yeni gelen utangaç bir çocuk havası kısa sürede kendini aşık olduğu kızın kuryesi tiplemesine bırakması ve söz konusu sevginin işlenmeden havada bırakılması da bunun en büyük kanıtı. Herhalde filmde hakkında en çok şey bildiğimiz karakter Emma Watson’ın hayat verdiği çekici Nicki’den başkası değil. The Secret öğretileriyle yaşayan garip bir ailenin mensubu olan Nicki için ekip içerisinde gösterişin damarlarında kan dolaşan hali diyebiliriz. Basın mensuplarına verdiği röportajlar da olmasa söz konusu karaktere dair hiçbir şey bilmeden filmi sonlandıracak olurduk. Belki de Coppola’nın karakter analiz etme gibi bir derdi olmadı bu filminde, ondan da emin değilim açıkçası. Zaten filmin doksan dakika sürdüğünü, bu sürenin oldukça ciddi bir kısmının da ünlülerin parıltılı evlerinde geçtiğini belirtmek gerekir. Bu bağlamda filmi seyrederken kameranın açısından bir gözetleme işi olduğu yorumunu yapmak yerinde olabilir.

İsmi kadar gösterişli bir kamera işi olan Pırıltılı Hayatlar, senenin benzer konuyu işleyen bir diğer bağımsız yapımı Spring Breakers‘la kıyaslanma kaderine mahkum olsa da ben iki filmin çok farklı temaları biraz farklı yöntemlerle ele aldığına inanıyorum. Yine de Sofia Coppola’nın daha iyi işleri olduğunun, MTV programları atmosferine sahip Pırıltılı Hayatlar’ın ise popüler isimler üzerinden belgesel havasında yapılmış bir inceleme olmaktan öteye geçemeyeceğinin altını özellikle çizmek gerekir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Barbara (2012)

Yeni Alman sinemasının adından en çok söz ettiren yönetmenlerinden biri Christian Petzold....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir