Vertigo (1958)

Hitchcock’ın filmlerine baktığımızda beğeni konusunda on yıllar süren zaman düzleminde farklılıklar görürüz. Bunun en büyük destekçisi ise yönetmenin, vizyona girdiği sene tabiri caizse yerden yere vurulan, gişede başarı gösteremeyen fakat şimdilerde tüm zamanların en iyi filmi olarak lanse edilen Vertigo (Ölüm Korkusu) filmidir. Çektiği diğer filmlerde olduğu gibi gizemi ve gerilimi seyircisine yüksek dozda dayamış olsa da filmografisinde başka yönleriyle önemli bir noktada yer alır bu film. Macerası bile diğer Hitchcock filmlerinden farklı bir yönde ilerler.

Boileau ve Narcejac, son romanları She Who Was No More’un film haklarını Hitchcock’ın almak istediğini öğrendiğinde (ki başarmış ve Diabolique’i tarihe kazandırmıştır) yönetmen için özel olarak bir roman kaleme alırlar. D’Entre les Morts (Yaşam ve Ölüm Arasında) isimli roman, daha sonra Hitchcock’ın emriyle kırpılıp son şeklini alarak Vertigo’nun zeminini oluşturmuştur. Her zaman kullandığı öldürücü cazibeye sahip sarışın kadın seçimini Vera Miles’tan yana kullansa da oyuncunun hamileliği nedeniyle rolü genç oyuncu Kim Novak’a vermiş; karşısına ise onun iki katı yaşındaki James Stewart’ı koymuştur. Hatta daha sonra filmin olumsuz eleştirilerini de ikilinin arasındaki yaş farkına bağlayan yönetmen, seçimleri konusunda hiçbir zaman memnun olmadığını da her fırsatta dile getirmiştir. Kendisi, filmin başarılı olduğu konusunda inatçı davransa da ihtiras ve hırsın, arzunun ve arzulananın hikayesi Vertigo sinema tarihine adını altın harflerle kazımayı başarmıştır.

Film, zengin bir iş adamının psikolojik problemler yaşayan karısını (Kim Novak) mesleği bırakma aşamasına gelmiş yükseklik korkusu olan bir dedektife (James Stewart) takip ettirmesi üzerine kurulu bir hikayeye sahip (bildiğiniz üzere). Açılış sekansındaki baş döndürücülüğün ardından Hitchcock, seyircisini çok fazla bekletmeden bir kovalamacanın içine bırakıyor. Bu kovalamacanın sonucunda ise dedektif Scottie’nin akrofobisi olduğunu öğreniyoruz –ki filmin esas kısımlarına giriş yapabilmek için Hitchcock’ın fazla vakit kaybetmeden bu durumu olabilecek en temiz şekilde perdeye yansıtması takdire şayandır benim gözümde. Aradan çok geçmeden Scottie, güzeller güzeli(!) Madeleine’in tuhaf davranışlarını çözümlemek için onu takip etmeye başlıyor. Bu sırada kendisini genç kadından gizlemeye çalışsa da kendisinden ve seyirciden gizleyemediği bir tutkunun esiri oluyor. Daha sonra kontrol eden adam olacak olan Scottie, filmin ilk yarısında Madeleine’i kendisine aşık ederek ipleri eline alıyor.

Scottie’nin filmin ilk bölümündeki nitelikleri, ikinci bölümde adeta tersine dönüyor. Karakterin, bir kontrol manyağı olan Hitchcock’ı temsil ettiği görüşünün de hayli yaygın olduğu düşünüldüğünde Madeleine’in ölümü sonrasında karşısına çıkan ve tıpatıp genç kadına benzeyen Judy karakterini kendi arzuları doğrultusunda yeniden yaratması da bunu destekliyor. Filmin asıl obsesif yönü de bu noktada başlıyor. Gerilimin her yönünü tattırmak isteyen Hitchcock, Madeleine’in içine giren ruh masalında seyircisini filmin ilk bölümünde ayakta tutmayı başarırken çarpıcı bir sonla o bölümü kapatıp, tamamen psikolojik bir gerilim etkisi yaratacağı ikinci bölüme başlarken karakterlerin takıntıları ve tutkularından faydalanmaya hazırlanıyor. Scottie’nin Judy’yi aynı Madeleine gibi giydirmek istemesi, saçını bile onunki gibi yapmasını istemesine Judy karşı çıkamıyor; çünkü aşkın tarifi onun için karşısında dikiliyor. Erkeğinin arzularına yenik düşmesini gözlemlemekle yetiniyor, kendisinin bir arzu malzemesi olarak kullanılmasına ise göz yumuyor. Hitchcock’ın film hakkında vermek istediği mesaj da bu anda kendini gösteriyor. Vertigo, geçmişin gölgesine hapsolmuş bir adamın eskileri tekrar hayata getirme tutkusundan başka bir şey değildir. Korkuları bile arzularıyla özdeşleşmiştir; yeni bir arzu malzemesi ortaya çıktığında korkuları kendi kendini yok etmeye hazırdır.

Vertigo, bu yönleriyle yalnızca seyircisini ters köşeye yatırarak şaşırtmaya çalışan bir Hitchcock filmi olmaktan çok ötedir. Elbette daha açılış sekansında seyircisini büyüler, tam orta noktasında hikayenin bitmesi hissiyatını tattırır, en sonda ise herkesin ağzını açık bırakır fakat aralara serpiştirilmiş insan psikolojisi çözümlemeleriyle bunlardan çok daha fazlasını vaat eder.

On yıllar boyunca telif haklarının korunması gerekçesiyle seyirci ile buluşamayan beş Hitchcock filminden (The Man Who Knew Too Much, Rope, Rear Window ve The Trouble with Harry) biri olan Vertigo, teknik açıdan da tarihte bir dönüm noktası olarak kabul görür. Hitchcock’ın isteğiyle bir kameraman tarafından keşfedilen ve daha sonra Vertigo efekti adını alan teknik, o günden beri sinema seyircisini bazen korkutmak, bazen yalnızca gerilmesini sağlamak, bazense güldürmek için kullanılmaktadır. Vertigo’daki kullanımı ise filmi bugün dahi seyretmiş olsanız şaşkınlıkla nefesinizi kesecek bir etkiye sahiptir. Hitchcock’ın daha önce Rebecca’da kullanmak istediği fakat o dönemin imkanları el vermediğinden es geçtiği bu teknik, Scottie’nin ünlü çan kulesi sahnesinde merdiven pervazından aşağıya baktığı bölümde kendini gösterir. Söz konusu sahne on dokuz bin Dolar gibi bir meblağ harcanarak, yatay düzlemde özel tasarımlar oluşturularak çekilmiştir. Kamera konusundaki büyüleyici kısımlar bundan ibaret değildir elbette. San Francisco sahilinde dalgaların vuruşlarıyla ahenkli bir öpüşme sahnesiyle seyircisine dokunur Hitchcock; baş karakterlerini devasa ağaçların arasında gezindirirken de renkleriyle gözlere şölen yaşatır. Gerçek ile hayalin ayrıldığı noktalardaki hezeyanları, aynı filmin kendisi gibi döngülerle (sarmallarla) yansıtmayı tercih eder, böylelikle filmin adına yaraşır bir baş dönmesi yaratır.

Hakkında söylenecek çok söze sahip bir film olan Vertigo, aslında sinemabilimciler tarafından sayfalar boyu çeşitli kitaplarda incelenmiş bir başyapıttır. Orson Welles’in Citizen Kane’ini seneler sonra alt edip Sight & Sound listesinde zirvede yer edinmesi kimilerine göre abartılı bir karar olsa da Hitchcock’ın diğer filmleri de hesaba katıldığında çağdaş sinemanın ayakta durmasını sağlayan temellerin başında gelen birkaç yapımdan biridir. Hitchcock, filminde yalnızca gerilim ve gizem türüyle etkileşmekten kaçınıp beyazperdenin en tuhaf aşk öykülerinden birini, oldukça ürkütücü ve korkutucu bir şekilde yansıtır. Evrensel duygu ifadelerini, sıradan karakterlerin suratlarına iğneleyerek sözcüklerin yapabileceğinden daha fazlasını vaat eder. Asla sonu gelmeyen bir döngüyü, yalnızca iki çevirmede anlatma başarısı da ondan başkasına yakışmamıştır.

Diğer yazıları Burak Hazine

Oscar’ı Kazanmalıydı Dedikleriniz: Bölüm 2

Oscar’ı hak etmeyenleri sizin belirlediğiniz özel dosyanın ikinci bölümünde yönetmenleri, aktörleri ve...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir