Locke (2013)

Senarist kimliği ile sinema sektöründe adını duyuran ve 2002 tarihli Kirli Tatlı Şeyler (Dirty Pretty Things) senaryosu ile Oscar ödülüne aday gösterilen Steven Knight’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Locke, tek mekanda ve tek karakter ile geçen klostrofobik filmler listesinin yıldızı parlayan son halkası. Filmekimi programına son anda, sürpriz film kontenjanından dahil olan Locke, doksan dakika boyunca bir adamın arabasıyla yaptığı gece yolculuğu sırasında yüzleşmek ve üstesinden gelmek zorunda kaldığı sorunları üzerinden seyreden oldukça başarılı bir yapım.

Tom Hardy’nin hayat verdiği Ivan Locke karakteri, dokuz yıldız bir inşaat firmasında çalışan ve patronları tarafından çok sevilen bir elemandır. Sonraki gün doğumunun ilk saatlerinde ise Avrupa’nın en büyük beton dökme işini kontrol etme görevi vardır fakat Locke’un bundan önce halletmesi gereken meselesi başkadır: Yedi ay önce yaşadığı tek gecelik ilişkisinden meydana gelen çocuğunun doğumu için Londra’ya gitmektedir. Kendisinin sorunları bununla da bitmez çünkü evinde onu bekleyen çok sevdiği eşi ve iki çocuğu da vardır. Bir yandan kilometrelerce ötedeki hastaneye gitmeye uğraşırken diğer yandan yetişemeyeceği işini bir arkadaşına devretmeye çalışan ve aynı zamanda gerçekleri öğrenen karısına kendini affettirmeye uğraşan Locke, kapana kısılmış halde sorunlarının üstesinden gelmeye çalışacaktır.

BMW firmasının uzun süreli bir reklamı gibi duran Locke, tek mekanda geçen filmler kültüne farklı bir yönden yaklaşıyor. Yönetmen Knight, Tom Hardy’nin kariyerindeki en başarılı işlerden birine imza attığı performansında onun için hayli özel bir karakter yaratıyor. Karakterin ismiyle yapılan kelime oyunu, aslında filmin temeline gönderilen çok iyi bir mesajı işaret ediyor: Locke, her ne kadar sükunetini koruyup sorunların üstesinden bu yolla gelmeye çalışsa da kapana kısılmış bir şekilde sürüyor aracını. Bir babanın başına gelebilecek en kötü şeyleri, beklenmedik biçimde birkaç saat içinde yaşıyor: Çok sevdiği ailesini ve senelerdir çalıştığı, bir hayli başarılı olduğu işini kaybediyor. Bu kayıpların yolculuk boyunca yaşanacağını yönetmen, daha filmin ilk saniyelerinde seyirciye çıtlatıyor zira karakterin kullandığı aracın plakasında adeta “ADIOS” (İspanyolca’da ‘elveda’ demek) yazıyor. Locke’un bir şeylerden feragat edeceğini az çok tahmin etsek de hiç hak etmediği şekilde böylesi yüklü kayıplar yaşayacağını ummayarak onunla bir yolculuğa çıkıyoruz.

Film için klostrofobik sınıflandırması yapmak ne kadar doğrudur bilinmez ama yalnızca bir karakterin yaşantısını, her daim süregelen telefon konuşmaları (ve kendi kendine yaşadığı konuşmalar) dışında hiçbir olgudan faydalanmadan seyirciye yansıtmak; üstelik onun yaşadığı stresi bizzat yaşatmak her yiğidin harcı olmasa gerek. Bu bağlamda yönetmenin iyi bir iş çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Öte yandan bunca zorluğa rağmen sakinliğini koruyan karakterin dudaklarından dökülen, çoğu zaman politik bir duruş sergiliyor gibi duran replikler de senaryonun gücünü arttıran önemli faktörlerden biri.

Böylesi umutsuzluk havuzunda yüzen bir filmde aralara serpiştirilmiş mizah malzemeleri seyir keyfi için tuz biber olurken Locke karakterinin kaybettiklerinin ardından filmin finalinde duyduğumuz bebek sesi, yönetmenin yeni bir başlangıç mesajı vermesinin en şık metoduydu. Bir ilk film için hayli değerli kabul edilebilecek Locke, Filmekimi seçkisinin adına yaraşır bir sürpriziydi diyebiliriz. Knight’ı yönetmen koltuğunda takip etmek eğlenceli olacak.

Diğer yazıları Burak Hazine

Kieslowski Hakkında Her Şey İstanbul Modern’de

İstanbul Modern Sinema, culture.pl işbirliğiyle, “sinemanın şairi” olarak anılan; kendine özgü anlatımı,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir