Sessiz – Be Deng

Sistemi eleştirmek, azınlığın mağduriyetini beyazperdeye aktarmak çok uzun süredir var olan bir gelenek. Özellikle Avrupa sinemasının (Sovyet sineması baştacıdır hatta) çok başarılı ve efsane örneklerini verdiği bu gelenek, ülkemizde 20. yüzyılın ortalarında usta sinemacılar tarafından işlenmeye başlasa da yakın tarihe baktığımızda bir takım engellere takılıp sekteye uğradığını görmek mümkün. Son yıllarda bir anda patlayan ve Altın Koza, Altın Portakal gibi önemli ulusal festivallerimizde kendilerine sıklıkla yer edinen Kürt sineması örnekleri de bu eksikliğimizi az çok kapatmaya çalışıyor. Filmlerin fazlalılığı iyi, güzel; fakat artık bazı sinemacılarının asıl kaygılarının toplumun sorunlarına ışık tutmaktan öte bireysel popülarite olduğunu gözlemlemek de ne yazık ki mümkün. Öyle ki belli dönemlerde çıkan ve azınlığa odaklanan pek çok filmin sinemanın kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi dahi mümkün olmayabiliyor.

Öte yandan prodüksiyonu ve uluslararası beğenisi itibariyle son iki yıldır Reha Erdem’in Jin‘i ve Emin Alper imzalı Tepenin Ardı beklentileri yükselten yapımlar olmuştu. Uzun metrajlar her zaman göz önünde olup vizyon şansı da yakaladıkları için toplumun diline daha çok malzeme oladursun, adı gibi sessiz ve derinden gelip ülkenin sinema arenasındaki en büyük uluslararası başarılarından birini kazanan Rezan Yeşilbaş imzalı Sessiz – Be Deng de bu kulvarda kendine yer ediniyor. 14 dakikalık film diğerlerine kıyasla çok daha çalkantılı, çok daha riskli ve çok daha tehlikeli bir dönemi ele alıyor. 1980 darbesi sonrasında azınlıklara uygulanan şiddetli baskının tam ortasında, Diyarbakır’da kamerasını konumlandıran yönetmen Zeynep isimli bir kadının hapis yatan kocasıyla olan hikayesinin küçük bir kısmını anlatıyor.

sessiz be deng

Unutulmaz bir açılış sekansıyla başlayan Sessiz – Be Deng, bir yandan dönemin baskıcı rejiminin dayatmalarını yönetmenin her sahneye ustalıkla yedirdiği imgelerle anlatırken öte yandan halkın acizliği ve fakirliği mevzuları üzerine naif olduğu kadar çarpıcı bir portre çiziyor. Zeynep’in kocasına ayakkabı götürmek istediğini dile getirdiği an onu uyarıyor bir kadın; daha ana dilinde konuşmaya izni olmadığına dair. Hapishane yolunda duyduğu sesler ve karanlık kapıların ardına geçtiğinde karşılaştığı manzara ile tutum da Zeynep’in bu gerçeği bir kez daha suratına yemesiyle sonuçlanıyor. Görevliler mahkumları ve yakınlarını Türkçe konuşmaları için uyarırken arka plandaki kara tahtada yer alan bir yazı, onların zaten Türkçe konuşmak dışında bir seçenekleri olmadığını gösteriyor. Ne mahkumlar ne de ziyaretlerine gelen yakınları konuşmayı seçiyor; öz benlikleri kapana kıstırılmış ise ne diye dayatmalara boyun eğsinler ki? Bakışmalar ve dokunuşlar sessizlikle harmanlandığında sözden çok daha fazlasını anlatır.

Sayısız festivalde gösterilen ve pek çoğundan ödülle dönen, Cannes’da Altın Palmiye En İyi Kısa Film ödülüne layık görülen Sessiz – Be Deng, yönetmen Yeşilbaş’ın da dediği gibi sessiz ve yalnız bırakılmış kadınlara adanmış bir film. Gerçek sinemaseverler, kısa metrajların daha meşakkatli ve güçlü olduğuna inanır, uzun metrajın imkanlarının aksine az zamanda çok şey anlatmak zorunda olduğunu bilir. Sessiz – Be Deng de her ögesiyle güçlü bir sanat eseri olarak, her saniyesinin hakkını fazlasıyla veriyor ve topluma ışık tutma görevini layığıyla yerine getiriyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

Skoonheid (Beauty – 2011) Güzellik

Geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nde Eşcinsel Palmiye (Queer Palm) ödülünü kazanan, ödülden...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir