Prisoners (2013)

2010 tarihli İçimdeki Yangın (Incendies) ile kendine uluslararası arenada kolay kolay yıkılmayacak bir şöhret kazandırmıştı Denis Villeneuve. Baştan aşağıya bir yönetmenlik harikası olan film için getirilebilecek pek fazla olumsuz eleştiri de bulunamıyordu haliyle. Artık bu bireysel galibiyetin verdiği ivmenin bir sonucu mudur bilinmez ama Villeneuve yanına Hollywood’un aranan yıldızları Hugh Jackman, Jack Gyllenhaal, Viola Davis ve Melissa Leo’yu alarak İçimdeki Yangın’ı küllerinden yeniden doğurmayı hedefleyen Prisoners ile sinemaseverlerin karşısına çıktı.

Bir önceki filmi kadar çekici ve çarpıcı bir öyküyle karşımıza çıkmayan yönetmen, Prisoners’ta küçük kızı bir anda ortadan kaybolan bir babanın gerilim dolu arayış öyküsüne odaklanıyor. Hugh Jackman’ın hayat verdiği bu baba karakteri, kızına olan bağlılığından ya da başka gerekçelerle bu konuda olağan dışı bir obsesyon örneği sergiliyor. Öte yandan kaçırılan kızın katilini arayan dedektif rolünde seyrettiğimiz Jack Gyllenhaal ise filmin gerilim dozunu ayarlayan kumanda karakter görevini görüyoruz. Tam iki buçuk saat boyunca her iki karakterin kendi metotlarıyla gizem dolu bir olayı aydınlatmalarını heyecandan ziyade merakla seyrettiğimiz Prisoners, aslında son dönemlerde özellikle Ben Affleck filmlerinden alışık olduğumuz bir atmosferi daha karakter odaklı yansıtıyor. Hatta öyle ki filmin yönetmeni, bir hikaye anlatmaktan ziyade filmin işleyişini karakter çözümlemeleri üzerinden götürmeye çalışıyor. Zaten bu çabada olduğunun en büyük kanıtı da Prisoners’ın senaryosunda baştan sona hissedilen zayıflık. Hikayenin tutarsızlıkları bir kenarda dursun, İçimdeki Yangın’da hissedilen bütünlük ve seyirciyi cezbeden bağlayıcılığın hissedilmediği film, daha çok baştan sona süregelen bir merak unsuru üzerine inşa edilip o şekilde ayakta tutulmaya çalışılmış. Senaryoyu yazma görevini üstlenen Aaron Guzikowski’nin kariyerinin başlangıcında olduğunu düşündüğümüzde bu durum kulağa hayli mantıklı geliyor. Yine de Villeneuve gibi bir ismin yönetmenlik becerileriyle bir filmi evirip çevirebileceğine olan inancımızın bir nebze olsun sönme olasılığı da Prisoners ile birlikte gelen olumsuzlukların en başında kendine yer edinmeli. Olay örgüsünü bir kenara bırakıp karakter işlemeleri üzerinde durmaya çalışan yönetmen, bunu (oyuncuların şapka çıkarılası performanslarının da büyük yardımıyla) layığınca başarıyor; lakin seyirci için zorluk çıkarması kaygısıyla mı aralara serpiştirmiştir emin olmamakla beraber arka planı dini motiflerle bu kadar süslü karanlık bir gerilim filminin temelini güçlü oturtamamış olmak söz konusu mevzunun da havada kalmasıyla sonuçlanıyor. Haliyle Villeneuve’ün elindeki malzemeleri uygun biçimde karıştıramadığı gerçeği patlak veriyor. Filmin süresinin iki buçuk saati aşması ve bir takım detayların fazlalığının rahatlıkla hissedilmesi, kafalarda bırakılmaması gereken soru işaretlerinin yer edinmesi de bu iddiayı destekleyebilecek diğer işaretçiler diyebiliriz.

prisoners01

Yaptığı her işte profesyonelliğini konuşturan Roger Deakins’in kontrolü altındaki kameralar, görüntü yönetmeninin çoğu zaman tercih ettiği uzak planlar ve detaya odaklı kadrajlarla bir gerilim filminin de ihtiyaç duyduğu görüntüleri vermeye yetiyor. Filmin solgun atmosferini seyirciye yansıtan gerilim ögelerinden biri olan soğuk renklerin de mimarı olan Deakins’in işi, muhtemelen oyuncu performansları ile birlikte Prisoners’ın başarılı sayılabilecek birkaç ayrıntıdan biri. Performanslar demişken, kamera karşısında pek gözükmeyen Mario Bello hariç tüm kadronun standartların üzerinde bir iş ortaya koyduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hugh Jackman’ın obsesif baba figürü, Jack Gyllenhaal’ın şüpheci polis tiplemesi, Melissa Leo’nun gizemli kadın tasviri ve Paul Dano’nun etkileyici performansı aslında Prisoners’ın kimin suçlu kimin suçsuz olduğu meselesi üzerine kafa yoran karakter odaklı bir film olduğu mevzusunu da güçlendiriyor.

Sonuç olarak Prisoners, İçimdeki Yangın’ın ateşiyle ekranı başına geçecekleri pek de memnun etmeyecek bir film. Fakat ana akım sinemanın özlenen gerilim türüne iyi bir katkı yaptığı da söylenebilir. Yönetmen Villeneuve biraz daha kararlı ve kendinden emin davransaydı bir süre unutulmayacak başarılı bir yapım ortaya koyabilirdi fakat şimdilik hala Oscar adayı filmini zirvemizde barındırmaya devam edeceğiz gibi duruyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

Kış Uykusu (2014)

Filmler vardır, eğlenmek için. Filmler vardır, seyredip geçmek için. Filmler vardır, seyredilip...
Devamı

10 Comments

  • Senaryosunun zayıf olduğuna kesinlikle katılmıyorum..Senaryo filmin en güçlü yanlarından birisiydi ve kusursuza yakındı bana göre..Bu film de senenin en iyilerinden..Oscar adaylıklarıyla çok konuşulacak diye tahmin ediyorum..

  • ben filmi genel baglamda begendim , sonlara yakın biraz sıkar gibi oldu evet süresi biraz geregınden fazla gıbı ama sonuyla toparladı o gerilimi hissettirdi

      • seneryoyu güçlü kılan yönlerinden bir tanesi filmin sonuna kadar gizemliliğini koruması!

      • Şöyle ki: bu arada sanırım büyük çoğunluk atlamış ve bunun sonucunda senaryoda kopukluk olduğunu, çoğu noktanın havada kaldığını söylemiş. lakin ki öyle değildir:

        — spoiler —

        -pederin evindeki ceset ne alaka?
        -pederin evinden çıkan ceset, psiko teyzenin kocası. dedektif finalde adamın kolyeli resmini görünce, cesetteki kolyeden anladı olayı eline silah aldı, psiko teyzeyi yakaladı. psiko teyze ve pederin anlattıkları ile adamın hikayesi netleşiyor.

        -yılanlar ne iş?
        -kopya kaçırmalar yapan adam, psiko teyze ve kocasının kurbanlarından. diğer çocuklar gibi labirent bulmacası ve (kadının bahsettiği gibi) adamın yılan takıntısı ile kafayı yemiş.

        -labirent peki?
        -üstte de dediğimiz gibi, labirent çocuklara dayatılan bulmaca. fiziki bir yer temsil etmiyor. olayın aydınlanmasına direkt katkısı olmuyor. sadece finalde dedektifin aymasına ve dikkatini toplamasına faydası oluyor.

        -siyahi kız “sen ordaydın, bizi bantladın” falan diyor, ne alaka?
        -“sen oradaydın” diyor ama “ağzımızı sen bantladın” demiyor. (ıt put tape on our mouths) keller’in sesini duymuşlar yani. bir de flashback sahnesinde seyirciyi yanlış yönlendirmek için keller’in paltosuna benzeyen bir palto giymiş psiko teyzeyi diğer kızı tutarken göstermişler. o kadar üç kağıt olsun artık. bak bu sayede bir yarım saat daha gerile gerile izledin filmi.

        -sonu muğlak, ne oldu?
        -kızın düdüğü bir çok sahnede geçti. dedektif düdüğün hala kayıp olduğunu biliyor. finalde de düdük sesi duyuyor. ikinci bir aydınlanma ile keller’i kurtarıyor tabi.

        — spoiler —

        19.11.2013 01:28
        sitki siyril

  • bu filmi beğenmeyen filmden anlamıyodur. Senaryosu zayıf diyolar bide önce oscarı almaya kesin gözüyle baktığınız gravitynin senaryosuyla karşılaştırıp öyle konuşun

    • Birbirinden alakasız iki filmin senaryosu üzerinden böyle bir çıkarım yapmaktır filmden anlamamak. Kendinizi yıkıcı değil, başkalarını yapıcı eleştiriler getirmeniz dileğiyle.

  • Kendini nasıl hazırlamalı insan bir filme, önce eleştirilerini okumalı, sonra standart sapması alınmış imdb puanlamasına bakmalı, filmin türüne göre ruh hali giyinmeli, geçmişte böyle bir senaryonun benzeri olmadığına ve bu devirdeki (abur cubur yaşamın meyvesi olan ıvır zıvırlardan ötürü) zaman kaybı olmayacağına inanacağı bir sonuca varıp ve kendi kendine MOTOR bu demeli. Amerikan filmlerinin ilk 10 dakikasında filmin tamamı hakkında vereceği ip uçlarını alışmış bir ben olarak bunların doğru bir cevabı var mıdır bilemiyorum ama bir beyaz perdenin insan retinasına yansıması, us ve nöronlara dokunması film başlamadan “hiç” “null” olmalı. Hiç beklenmemeli, hiç bir şey beklenmemeli, hiç bir şey istenmemeli senaryodan yönetmenden, adam gibi koşturan karekterlerden. Bu bakış açısıyla misafir ettiğim Prisoners, içime mekan ve zamana bağlı (çok geç saatler, kar yağıyor, hava buz gibi,) girdiğinde ilk karelerden sonra gergin ve öfkeli hissettim kendimi. Uzun uzun öfkemi dinlememe neden olan kareler, kimi zaman gerginliğimin üzerine çıktı. Ellerimi serbest bıraktım ama düşüncem aklımı sım sıkı sarıyordu. Küçük bir çocuğun her geçen gün ailesinden ve yuvasından uzak olması değildi beni öfkelendiren. Bu küçük kızların “nasıl” öldürülmüş olmalarından dolayı endişelerimin ve vicdanımın vermiş olduğu bir öfkeydi içime hissettirilmek istenen. Eğer böyle bir hedefi varsa emeği geçenlerin senaryoya, kurguya ve oyunculuklara verilen puan için de sizlerin elini vicdanına koyması çok da olağandışı olmayacaktır.

    Senaryo ile hedeflenen seyircinin uzun bir film izlemesi değildir düşüncesiyle vermek istediklerini aldığımı düşünüyorum. Beynimin işleyen ve kullandığım tarafındaki null ve tecrübeli nöronlarına fazlasıyla dokunduğuna eminim. Filmin hayata geçmesinden sonra kenara çekilen bir yönetmeni olduğunu düşünmüyorum. Vermek istedikleri ile daha güçlü bir şekilde bir kez daha gelecektir bizlere.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir