Jagten (Onur Savaşı)

Danimarka sineması deyince artık insanların aklına gelen ilk isim Lars von Trier olsa da son birkaç yıldır Susanne Bier ve Thomas Vinterberg isimleri de ağızdan ağza dolaşıyor. Bier’in Oscar kazandığı Haevnen’inden sonra yüzünü Hollywood’a çevirmesi başka bir yazının konusu olsa da aynı hataya düşüyor gibi gözüken Thomas Vinterberg’e uluslararası arenada zirve boyutunda ün kazandıran Onur Savaşı, dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde büyük övgüler toplayan ve beraberinde tartışmaları da getiren bir modern insan eleştirisi. Toplumsal tabuları ve çağdaşlığın saklı karanlık yüzünü gün ışığına çıkaran film, yönetmenin ve başrol oyuncusu Mads Mikkelsen’in ellerinde rahatsız edicilik boyutu hayli yüksek; haliyle çarpıcılığıyla dikkat çeken fakat eksik yönlerinin de bahsedilmeyi hak ettiği bir Kuzey draması.

the-hunt

İskandinav sinemasının soğukkanlı duruşunu tüm dünyaya gösteren isim Ingmar Bergman’dır. Bırakın ondan sonra gelen kuzeyli sinemacıları, dünyanın dört bir köşesindeki yönetmenler onun eserlerinde kullandığı tekniği, anlatımı ve işleyişi filmlerine yedirmek için büyük çabalar harcarlar. Diğerlerinin aksine kuzeyden gelenler, artık bu kültürle yoğuruldukları için  midir bilinmez yaptıkları her işte kökenlerini rahatlıkla hissettirmeyi başarıyorlar. Vinterberg’in bir kreş öğretmeninin etrafında döndürdüğü hikayesi Onur Savaşı (ki filmin isminin dilimize oldukça yanlış bir şekilde çevrildiğini düşünüyorum, direkt çeviri olan “Av” filme dair daha çok şey anlatıyor) da bilindik İskandinav atmosferi ile yoğruluyor. Öğretmeni Lucas’a tuhaf duygular besleyen küçük bir kızın ortaya attığı bir itiraf, baş karakterin hayatını karartmaya yetiyor. Masumiyeti hikayenin ilk yarısında kanıtlansa da yönetmen Vinterberg’in eleştirmek için hazır beklediği olaylar silsilesi asıl bundan sonra başlıyor ve imrenerek baktığımız Avrupa insanının faşizmle bütünleşik irrasyonel hareketleriyle dolu dakikaları soluksuz izliyoruz.

Vinterbeg, modern insanı tasvir ederken akla gelebilecek tüm klişeleri kullanıyor en baştan. Herkesin birbirine iyi davrandığı, bir otoritenin hissedilmediği ve huzurlu bir yaşamın sürdüğü küçük bir toplum yapısından yararlanıyor. Ne zaman ki asılsız bir dedikodu bu küçük toplumun damarlarında zehir gibi dağılıyor, işte o zaman barbarlığın ve nefretin saklı yüzü açığa çıkıyor. Ön yargıların havada uçuştuğu, saygının ortadan kalktığı bir ortamda masum bir adamın hayata tutunuş öyküsünü dram dozu hayli düşük bir şekilde izliyoruz Onur Savaşı’nda. Yönetmen olayın duygusal yanını bir kenara koyuyor, bunda tamamen kültürün ve sinema anlayışının etkisi hissediliyor. Avrupa’da kendini gösteren çocuk istismarına karşı bilinçlenme mevzusuna sert bir bakış atan Vinterberg, insanların zayıf noktalarını kullanarak toplumsal normlar ve birleşmiş mantık dışı hareketlerle nasıl da tepetaklak karşılaşılabilineceğini gösteriyor. İşin ilginç yanı, toplumun katı ve duyarsız, sorgulamasız bakış açısının ne olursa olsun, hiçbir şekilde değişmeyeceğini anladığımızda modern toplumun zayıflıklarını sorgulamaya başlıyoruz. Cehaletin ve irrasyonelliğin insan doğasının bir parçası olup olmayacağını, bireyin özünde, doğuştan gelen yargıları çerçevesinde değerlendirmeye itiliyoruz. İki saatlik seyrin sonucunda avlayan ve avlanan arasındaki aksiyon değişmediği için de seyircinin kafasındaki soru işaretleri yanıp sönmeye devam ediyor.

jagten_502020

Vinterberg’in toplumsal gözlemleriyle bir takım noksanları başarıyla yakaladığını söylemek rahatlıkla mümkün. Tüm bu edinimlerini eserine yansıtırken yarattığı hikayeyi kurgulayış ve işleyiş biçimi ise herkesin yapabileceği soğukkanlılıkta bir iş değil. Bu yolculuğunda yönetmene en çok yardımı dokunan ise hiç şüphesiz Mads Mikkelsen. Avrupa’nın daimi yükselen yıldızlarından olan oyuncu, abartısız ve durağanlıkla doğallığı harmanladığı performansıyla filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Cannes jürisi tarafından büyük ödülle taçlandırılan bu performansının daha uzun yıllar boyunca dilden dile dolaşacağına hiç şüphe yok.

Onur Savaşı’nın iyi bir film olduğu konusunda şüpheye mahal yok. Olay yerine kaygıların anlatıldığı eserler her zaman diğerlerine göre daha büyük dikkati hak ettiğinden, Vinterberg’in pek çok dogmatik fikri kökünden sorguladığı yapıtının art arda birkaç kez seyredilerek incelenmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

Oscar Tahminleri

En iyi film Oscarı için aday olanlar başta olmak üzere en çok...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir