Bağımsız Sinema

Published on Ocak 23rd, 2014 | by Burak Hazine

1

12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave)

Share Button

İlk filmi Hunger (Açlık) ile çoğu sinemasevere göre uzun metraj sinemaya çarpıcı bir giriş yapan Steve McQueen, iki sene önce çektiği Shame (Utanç) ile de çıtasının seviyesini korumayı başarmıştı. Her iki eserinde de sanat kaygısının ağır bastığını düşündüğümüzde, yönetmenin üçüncü ve en yeni filmi olan 12 Years a Slave’in (12 Yıllık Esaret) ödül kazanmak uğruna hazırlanmış bir yapım olacağını düşünmek fazla karamsar olurdu. Elbette bu düşünce yapısı artık kendini karamsarlıktan mutlaklığa dönüştürdü: McQueen’in büyük ses getiren son filmi buram buram Amerikanlık ve (bağımsız yapım olmasına karşın) Hollywood kültürü kokan, daha çok Amerikan halkının zayıflıklarından faydalanmak üzerine kurulu tarihi bir kölelik dramı.

12-years-a-slave-2

Gerçek bir olayı anlatan 12 Years a Slave, ailesiyle birlikte Washington’da özgür bir adam olarak yaşayan Solomon’un (Chiwetel Ejiofor) eğlence sektöründeki insanlar tarafından kandırılıp kaçırılarak Güney’de köle olarak satılması ve (filmin isminden de anlaşılacağı üzere) 12 yıl boyunca esir tutulup çalıştırılmasını anlatıyor. 12 Years a Slave için yönetmen McQueen, seyirciyi esaret öncesiyle fazla oyalamamak adına oldukça hızlı bir girizgah kurguluyor fakat bu hızı devam ettirmede sonraları güçlük yaşıyor. Film ilerledikçe, McQueen gibi yaratıcı ve evrensel seyircinin kolaylıkla kabullenip kavrayabileceği bir anlatım stili edinmiş bir yönetmenin Amerikan kültürü ve sosyal yapısı odaklı bir film yapmış olması başlarda duyduğumuz “bu sefer çizgisinden kayabilir” kaygısını git gide doğrular bir niteliğe bürünüyor. Her ne kadar 12 Years a Slave, Solomon Nortup’ın bundan on yıllar önce yazdığı anılarına dayanan bir beyazperde uyarlaması olsa da sinemayı ayrı kriterlerle değerlendirmenin doğru olacağını bildiğimizden, McQueen’in evrensel dilini alışılmış Amerikan klişeleriyle kısıtladığını söylemek fazlasıyla mümkün gözüküyor. Baş karakterin kaçırıldığı andan itibaren kendini hissettiren bu olgu, seyir devam ettikçe dozunu yükselten ve zaman zaman rahatsızlık TWELVE YEARS A SLAVEverici bir forma dönüşüyor. Sinemanın ve yönetmenin evrensel anlatımını kısıtlayan bu durum, filmin dramatik yapısından beslendiği için içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşebiliyor. Elbette her film herkese hitap edemez, etmemeli; fakat dünya sineması göz önünde bulundurulduğunda yerel ve yöresel olguların filmlere yedirilme biçimlerini değerlendirdiğimizde Hollywood kültürünün (biraz da fazla maruziyetten ötürü) fazlasıyla göze battığını söyleyebiliriz. McQueen’in Hunger ve Shame’de pek fazla üstünde durmadığı bu fenomenin seyirci için rahatsızlık verebileceği nokta, 12 Years a Slave’de kendini fazlasıyla hissettirmesi noktasında başlıyor. Öte yandan McQueen’in ve senarist John Ridley’nin on iki yıllık bir süreci, zaman çizgisini seyirciye hissettirmeden anlatmaya çalışması iki yönlü bir fikir bulutunu doğuruyor. Bir yandan birkaç aylık bir süreç gibi hissettirilmesi dolayısıyla olay örgüsünün önemli handikaplarından birini oluştururken öte yandan bazı seyirciler için filmin yakalanabilirlik seviyesini arttırabiliyor. 12 sene olduğuna zar zor kanaat getirdiğimiz bu süre boyunca Solomon’un hikayesine katılan karakterler ise McQueen ve Ridley ikilisinin beyazperdeye uyarlarken esas kaygılarından kaydıklarını yakalamada önemli detayları barındırıyor. Benedict Cumberbatch’in hayat verdiği Efendi Ford arada kalmışlığı simgeleyerek seyirci için asıl çarpıcı bölümlere bir hazırlık niteliği taşırken Tibeats (Paul Dano) karakteri ise işin dramatik boyutunun tohumlarını filizlendiren itici ve kötüyü tasvir eden tiplemeyi temsil ediyor. Artık uyarlanan hikayenin özünden midir bilinmez ama film boyunca Solomon’a eşlik eden kadın karakterlere yeterince önem yüklemeyen yönetmen, erkek egemen anlatımına Brad Pitt’in hayat verdiği ve 12 Years a Slave için en absürt karakteriyle ciddi bir hataya düşüyor. Bass isimli bir marangoz olan söz konusu tipleme, vicdanları rahatlatmada ve doğruluğu, etiği simgelemesi; üstelik bunları yaklaşık 5 dakikalık bir sürede, olabilecek en açık şekilde seyirciye empoze etmesi sebebiyle bahsettiğim tuhaflığı simgeliyor. Hollywood’un çok sevdiği ve neredeyse hobi olarak ekmeğini yediği soykırım, ayrımcılık, esaret temalı filmlerin hemen hemen hepsinde karşımıza çıkan bu tipleme, yaptığı bir eylemle hikayenin akışını değiştirmesi dışında bir duygu sömürüsüne açık kapı bırakması amacıyla filme şöyle bir dahil edilmiş hissi yaratıyor. Olmazsa olmazımız, cani ve acımasız Efendi Epps ise 12 Years a Slave’in -beklendiği üzere- en unutulmaz karakteri oluyor. Hazır yeri gelmişken Epps’e hayat veren Michael Fassbender’ın 12 Years a Slave’in oyuncu performansları itibariyle en kayda değer işine imza attığını belirtelim.

McQueen’in hikaye anlatmada sekteye uğradığına inandığım bu son filminde önceki iki eserini yakaladığı en önemli nokta ise hiç şüphe yok ki işin teknik kısmı. Açık hava çekimlerinin bol olmasından fazlasıyla yararlanan yönetmen, ışık oyunları ve doğanın saf görüntüsünü kullanarak fotografik bir bütün elde etmekte zorlanmıyor. Hans Zimmer tarafından bestelenen müzikler ise hiç şüphe yok ki 12 Years a Slave’in en takdir edilesi yönlerinden biri. Film genel anlamda durağan seyretse dahi Zimmer’ın vuruşlarındaki stili gereği harmanladığı çarpıcı besteler, 12 Years a Slave’in işlenişi ile kişide tatminkar bir kulak doygunluğu bırakacak bir tezat oluşturuyor.

12_years_a_slave_featured1-618x400

Eleştirmenler tarafından övgüye boğulan Lupita Nyong’o, abartılı oyunculuğuyla 12 Years a Slave’in büyük hayal kırıklıklarından biri.

86. Akademi Ödülleri’nin en büyük favorisi olan 12 Years a Slave için Amerikanları memnun edecek ve onların başyapıt anlayışına fazlasıyla uygun bir eser demek uygun olur. Kendi geçmişleri üzerine yapılan dramatik yapımları yere göğe sığdıramayan ve bunu tüm dünyaya kabullendirebilmek için pek ala çaba gösteren bir sektörün McQueen’in ödül kaygısıyla çektiği her halinden belli olan son filmi için de bildiğimiz prosedürü uygulaması kimseyi şaşırtmayacaktır. Çarpıcı dramların samimiyeti göz önünde bulundurulduğunda dünya sinemasının ne durumda olduğunu bildiğimiz için, 12 Years a Slave’e senenin en iyi filmi demek en azından (sinema anlayışı açısından) Avrupalı yahut Asyalı diyebileceğimiz bizler için cesaretin alasını gerektiren bir adım olacaktır -en azından esareti, işkenceyi, ötekileştirmeyi anlatan yapımlar söz konusu olduğunda.

Dipnot: Steve McQueen dahil herkesin dilinde olan Django Unchained kıyaslaması hakkında söylenebilecek pek fazla söz yok. Tarantino’nun dili ve anlatımı, komedi ağırlıklı bir dramayı tamamlayıcı ve bütünleştirici görev üstlenirken McQueen’in kölelik üzerine odaklanması riskli olduğu kadar nitelikte de engel oluşturacak bir davranış. İki filmin kıyaslanması türleri ve görevleri (hatta kaygıları) göz önünde bulundurulduğunda olası değil.

12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave) Burak Hazine
Senaryo
Teknik
Oyunculuklar
Müzik
Yönetmen

Sonuç:

3.3


Kullanıcı Oyları: 3.5 (26 oy)


Yazar Hakkında

İstanbul’da doğdu. Liseyi bitirdikten sonra öğrenimini sinema üzerinde devam ettirmek istediyse de 6 sene sonunda tıp doktoru oldu. Biletsiz.com ve Sinema Kulübü‘nde yazdı. 2 sene süren Blogger macerasını sonlandırarak Sinematopya'yı kurdu. Şimdilerde ise junior bir hekim. Bir yandan mesleğini icra edip bir yandan da sinema konusunda kendini geliştirmeyi hedefliyor. E-posta: info@sinematopya.com



One Response to 12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave)

  1. Ali says:

    Gerçekten harika bir film.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑