Ulrich Seidl’dan Cennet Üçlemesi: Liebe, Glaube, Hoffnung

2001 tarihli Hundstage ile yaptığı çıkışla adını çok geniş kitlelere duyuran Ulrich Seidl, çok geçmeden Avrupa sinemasının aranan yönetmenlerinden biri haline gelmeyi başardı. Hemşehrisi Michael Haneke’nin aksine Batı ve Orta Avrupa’nın konservatif sinema anlayışından ziyade Kuzey Avrupa’nın kendisi kadar soğuk ve çarpıcı dili ile temalarını filmlerinde işleyen Seidl, Paradies (Cennet) ismini verdiği üçlemesinde de aynı aileye mensup üç kadının hikayelerini bu metodu kullanarak ele alıyor.

Paradies: Liebe

Üçlemenin Cannes’da yarışan ilk filmi Liebe (Aşk), Seidl’ın seyircisini cesur bir seri ile karşı karşıya bırakacağının sinyallerini daha ilk dakikalarından vermeyi başarıyor. Avrupa’nın zengin ve yaşlı kadınlarını işlediği ilk filminde yönetmenimiz Teresa isimli ellilerinde bir kadının Kenya’ya yaptığı kısa tatili konu ediniyor. Kızını teyzesinin yanına bırakan Teresa, dünyanın en fakir ülkelerinden birinde doğanın tadını çıkarmak için tatile çıkıyor. Tatil esnasında oranın yerlisi erkeklerle küçük aşklar yaşıyor. Bir tarafta gelişmişliğin ve medeniyetin, varlığın simgesi Avrupalı kadınlar, diğer tarafta ise sömürünün ve yokluğun simgesi Kenyalı seksi erkekler. Seidl bu çatışmayı yaratırken pek fazla bir şey kurgulamaya gerek duymuyor. Halihazırda var olan bir durumu yalnızca bir hikayeye sadık kalarak yansıtan yönetmen, saflık konusunda iddialı ve parası olduğu vücut ölçülerinden belli bir kadının umutları ve umutsuzluklarını anlatıyor. Uzunca bir süre -ve hala- sömürülmüş olanın, gün gelir devran döner misali sömüreni nasıl sömürdüğünü seyrettiğimiz Paradies: Liebe, üçleme arasında sosyopolitik mesajları en açık olan film. Zıtlıklar üzerine kurulu bir hikaye oluşturmasına rağmen beşeri mevzular üzerinde de duran ve öyküsünü bu şekilde tamamlayan Seidl, üçlemesinin ismi gibi bir diyarda çektiği eserinde üstün performansını izlediğimiz Margarete Tiesel’i kullanarak kendi filmografisinin en nadide parçalarından birini yaratmayı başarıyor. Tiesel’in doğal oyunculuğu, karakteriyle bütünleşik tavırları Liebe’nin en etkileyici yönlerinden biri. Kararsız, ne yapacağını ve ne istediğini bilmeyen ve bunların sonucunu sonraları çok üzüleceği deneyimlerle yaşayan ellili yaşlarında bir kadını canlandırmak pek de zor gibi gözükmese de Tiesel’in olağanüstü işine tanık olmak Seidl’ın kaygılarını özümsemek kadar önemli ve ayrıcalıklı.

glaube 2

Yönetmen serinin ikinci filmi Glaube (İnanç)’ta ise Teresa’nın kızını bıraktığı teyzesi Anna Maria’nın öyküsüne odaklanıyor. En az Teresa’nınki kadar umutsuz bir hikaye izlediğimiz Paradies: Glaube, kendini dine adamış ve yobazlığın sınırlarını zorlayan orta yaşlı bir kadını anlatıyor. Seidl’ın statik kamera açılarını buram buram hissettirdiği açılış sekansında Anna Maria’nın yaşantısının düzenine giriyoruz. Bir hastanenin radyoloji servisinde tekniker olarak çalışan kadın, gelen hastalara nasıl pozisyon almalarını ve görüntüleme esnasında neler yapmaları gerektiğini anlatırken aslında bir yandan kendi hayatının monotonluğu ve kuralcılığının tüyolarını veriyor. Bir iki haftalığına tatile çıkan Anna Maria, bu tatil süresinde çantasına koyduğu bir Meryem Ana heykeliyle Avusturya’ya yeni taşınmış insanların kapılarını çalarak onları dine davet ediyor. Bu süre boyunca çok farklı insanlarla tanışıyor. İkinci evliliklerini yapmış bir çiftle tanrı olgusunu tartışıyor, alkolik bir kadını hak yoluna davet ederken tacize uğruyor, mental durumu tartışmaya açık yaşlı bir adamı ölmüş annesi üzerinden inanca çağırıyor. Anna Maria’nın yaşantısı o kadar sönük, sıradan ve monoton ki bir an olsun Glaube’nin de bu durumlardan muzdarip olacağı düşüncelerinin gark etmesi oldukça muhtemel. Her gün belirli rutinlerini gerçekleştiren kadının modern insan için sıkıcı ve manasız hayatı, koyu bir Müslüman olan eski kocasının eve geri dönmesiyle bir anda boyut değiştiriyor. Anna Maria ne kadar disiplinli ve saf bir kadınsa, Nabil o kadar girişken ve sesini çıkarabilen bir adam. Belden aşağısı felçli olan Nabil’in evdeki kediye karşı olan tavrı dahi Anna Maria ile olan kişilik farkını ortaya koymakta yeterli oluyor. Birbirine tamamen zıt bu iki karakterin münakaşası çerçevesinde ilerleyen Glaube, Liebe’de olduğu gibi modern insanın eksik yönlerini eleştirmekte bir hayli cesur davranıyor. Seidl’ın en az ilk film kadar çarpıcı bir kurgu oluşturduğunu ve Maria Hofstätter’ın da Margarete Tiesel’den aşağı kalır yanı olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Liebe’de kullanılan modern insan tasvirinde politik mesajlar eşliğinde Teresa’yı kullanan yönetmen, bu sefer inanç sistemlerinin insanoğlu üzerindeki karar verici ve yapıcı rolünü eleştiriyor. Varı yoğu İsa ve Meryem Ana olan, cinsel arzularını bile İsa heykeli ile gideren bir kadının kapalı zihnini izlediğimiz Glaube, son dönemlerde din olgusu üzerine yapılmış en başarılı eleştirilerden biri olarak kabul görmeli.

hoffnung

Üçlemenin son filmi Hoffnung (Umut) ise Teresa’nın kızı Melanie’nin zayıflama kampındaki maceralarını anlatıyor. İlk iki filme göre daha hareketli olan Paradies: Hoffnung’ta Melanie, kampın ilginç ve bir o kadar da çekici olan yaşlı doktoruna gönlünü kaptırıyor. Duygularının karşılıksız olmadığını düşünen genç kız, bir yandan dünyayı doktora cehennem kılarken öte yandan kendi duygusal sonunun çukurunu kazıyor. Ulrich Seidl bu üçüncü filmde de çevresinde neler döndüğünün farkında olmayan, gözü kapalı ve saf bir kadını odağına alıyor. Bu seferkinin günahı aslında annesi ve teyzesinde olduğu gibi hem aşk hem de inanç; yani umudun ta kendisi. Melanie de ailesindeki büyükler gibi tatilini bir amaca oturtuyor fakat onun amacı tatile başladıktan sonra kendini gösteriyor. Teresa’ya hayatın gerçeklerini öğreten yalancı genç Kenyalı erkekler, batının kandırarak ele geçirdiği yoksul halkların aynı metotla verdiği yanıtını temsil ederken Anna Maria’nın bağnazlığından sıyrılması için en az kendisi kadar bağnaz bir erkekten fayda görmeye çalışması çatışmalarını izleyen Seidl, üçüncü karakteri Melanie için de hayal kırıklığına sebep olacak bir erkek yaratıyor. Önceki iki kadın gibi Melanie de hayatın önemli bir takım gerçeklerini bu karakter üzerinden öğreniyor. Annesi ve teyzesi kadar saf olması tamamen yaşının bir getirisi olan genç kız, yaşlı doktorun kendisine ilgi duymadığını anlamak istemiyor. Teresa ve Anna Maria, tatilleri süresinde yaptıklarının hatalarını fark edip kendilerini yalnızlıkla cezalandırıyor: Teresa kendisini arzulamayan son erkeği odasından kovuyor, Anna Maria ise İsa’ya tükürme ve onu kırbaçlama yoluna gidiyor. Çünkü her iki erkek de onları hayal kırıklığına uğratıyor; kendilerince onlara gerçekleri gösteriyor. Melanie’nin durumu ise biraz daha farklı. Annesi ve teyzesi gibi yüreğinde hep bir umut besleyip karşısındaki seven ve buna inancı tam olan bir tipleme çizmesine rağmen istediği karşılığı alamayan genç kızın cezası kendi iradesi dışında gerçekleşiyor. Seidl, Liebe ve Glaube’de olduğu kadar çarpıcı bir yöntem seçerek seyircisini son kez içten ve derinden çarpmayı başarıyor.

Cennet Üçlemesi, özlem duyduğumuz yönetmen sineması kavramını yine özlem duyduğumuz seriler halinde veren önemli bir çalışma. Seidl’ın gözlem ve eleştiri gücünü sonuna kadar kullandığı ve yansıttığı bu üç hikaye, insanoğlunun zaafları, günahları ve cezaları üzerinden işlenen harikulade bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor. Seidl,  Avusturya’nın medarı iftiharı Haneke gibi gerçeklik olgusuna modernist bir yaklaşık sergilese de eserlerindeki çarpıcılığını hemşehrisi kadar göz önünde tutmayarak eleştirisini daha üstü kapalı şekilde ve sıradan insanları kullanarak yapıyor. Cennet Üçlemesi de bu amacı doğrultusunda ortaya koyduğu ve hedefine ulaşmakta zorluk çekmeyen, fazlasıyla başarılı bir tasvir.

Diğer yazıları Burak Hazine

L’enfant d’en haut (Sister – 2012) Yukarıdaki Çocuk

Yazdığı senaryoları filme aktarma görevini bizzat üstlenen yönetmen Ursula Meier’i sinemaseverler, 2008...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir