Geçmiş (Le Passé)

İran sineması, batılı sinemacılar için yeni bir keşif gibi dursa da on yıllar öncesine dayanan sağlam bir geçmişi var. Muhsin Mahmelbaf (ve kızı Samira Mahmelbaf), Abbas Kiyarüstemi (ya da herkesin bildiği adıyla Abbas Kiarostami), Amir Naderi, Cafer Penahi, Mecid Mecidi, Muhammed Resulov gibi dünya ortak sinema mirasına armağan ettiği efsane isimler ile İran, daha da geniş kitlelere yakın zamanda Asghar Farhadi ile kendini tanıtmayı başarabilmişti. 2011 yılında yaptığı  Codayi-i Nadir ez Simin (Bir Ayrılık) filmiyle Oscar dahil birçok ödül kazanan Farhadi’nin bir önceki filmi Derbare-i Elly (Elly Hakkında) ise kendisinin ustalık eseri olarak görülebilir. Her iki filmde de gerilim dozu ayarlı çarpık insan ilişkilerine ve çözümü karmaşık problemlere değinen yönetmen, yine çok ses getiren son filmi Geçmiş (Le Passé) için de benzer bir formülü uyguluyor fakat bu sefer ana yurdu İran’dan ayrılıp Avrupa’ya, Fransa’nın içine yolculuk ediyor.

Farhadi, anlattığı yeni hikayede yine komplike insan ilişkilerine, dağınık ailelere, arada kalmış çocuklara, sonuca ulaşmak için güçlü engellere takılan sorunları harmanlayarak kurgusunu oluşturuyor. Derbare-i Elly‘de bir anda ortadan kaybolan Elly’yi bulmak için çabalayan kalabalık bir grubun bu vesileyle kendi iç hesaplaşmalarını seyrettiren,  Codayi-i Nadir ez Simin‘de ise işleri biraz daha içinden çıkılmaz hale getirip İran toplumunun tabularını ve böylelikle de kültürünü (bir kez daha) gün yüzüne çıkaran çarpıcı ve gerçekçi bir çerçeveye sokan yönetmen, Geçmiş’te de yalanları, itirafları ve seyirciyi meraklandıran kim suçlu sorusunun yanıtını ön plana koyuyor. 4 yıl önce eşi tarafından terk edilen Marie (Berenice Bejo), iki çocuğuyla birlikte yeni sevgilisi Samir’le (Tahar Rahim) yaşamaktadır. Bir gün henüz boşanmadığı eski eşi Ahmet (Ali Mosaffa) bir takım işleri halletmek için Fransa’ya, Marie’nin yanına gider. Marie’nin Ahmet’ten istediği bir şey vardır: Büyük kızı Lucie ile yaşadıkları problemlerin çözümünde yardımcı olması. Ahmet bunun için çaba sarf ederken Lucie’nin yaptığı bir itiraf olayları karıştırır ve içinden çıkılmakta güçlük çekilen Farhadi kurgusu böylelikle başlar.

Yönetmen daha önceki filmlerinde olduğu gibi Geçmiş’te de düşük dozda gerilim vererek seyirciyi bir çıkmaza sürüklüyor. Kimin masum, kimin ise suçlu olduğunu bir kez daha kişinin kendi vicdanına bırakıyor. Karakterlerin her birini, kendilerini olayın merkezine koymadan en küçük detaylarına kadar işliyor. Bunu yaparken hikayenin etrafında döndüğü karakter olan Samir’in komadaki karısı Celine’i ise filmin finaline kadar göstermemeyi tercih ediyor. Bu dünya ile tüm bağlantısı kopmuş bir karakteri kullanarak çocukların masumiyetleriyle oynuyor, iki aileyi hem kendi içlerinde yıkıma uğratıyor hem de birbirlerine karşı cepheye sokuyor, yetişkinlerin sorunlardan kaçma oyunlarında onlara ders veriyor. Yalanlar havada uçuşuyor, geçmişi bir kenara koymak isteyen karakterlerin hepsi farkında olmadan onun gölgesi altında çırpınmaya devam ediyor. Herkes, tüm yaşadıkları için suçu bir başkasında ararken tüm yaşananlarda kendi rollerini unutmayı tercih ediyor. Kimse bir diğerini dinlemek için çaba sarf etmiyor, sorunları büyüten iletişimsizlik problemi bir kez daha Farhadi yapımlarının temel taşını oluşturuyor. Farhadi’nin Geçmiş’ini gerçekçi ve çarpıcı yapan da tüm bunlar işte. Yönetmen daha önce olduğu gibi olayın dramatik boyutunu bir kenara bırakıyor ve gerçeğe müdahil olmuyormuşçasına kamerasını yaşananların akışına paralel oynatıyor. Bu durum bazılarınca sinemacının kendini tekrarlaması gibi gözükse de aslında usta bir hikaye anlatıcısının kaygılarının henüz tükenmediğini veya yok olmadığını gösteriyor. İran’ın tartışmaya açık sosyal yapısı ile olan derdini, tüm çıplaklığıyla anlatan Farhadi, her ne kadar Geçmiş için ülkesi dışında bir mekanı ve kültürü seçmiş olsa da insan varlığının doğuştan gelen zayıf noktalarının evrenin her köşesinde aynı tasvirle kendini göstereceği anlayışına yaklaşmaya çalışıyor. Farhadi’nin anlattığı asıl olgunun canlı bir madde ve onun düşünebilme ile farkındalık yetilerinin var olan diğerleri üzerindeki etkileri olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Üstelik yönetmen, ikinci filmi Shah-re ziba‘da (Güzel Şehir) bu derdini anlatmak için nasıl öldürüldüğünü anlayamadığımız genç bir kızın üzerine yoğunlaşırken, Derbare-i Elly‘de ortalıkta gözükmeyen ve denizde boğulduğundan şüphelenilen, artık cansız olarak nitelendirilebilecek bir imgeyle, Codayi-i Nadir ez Simin‘de ise henüz dünyaya gelmemiş, anne karnında olan ve bilimsel olarak canlılığı bugün bile tartışmaya açık bir cenini kullanarak insanoğlunun zaafları üzerine gidiyor. Geçmiş’te de aynı metodu kullanıyor, bu sefer yardımlaştığı canlı/cansız nesne ise yine kameralardan uzakta var olan, yokluğuyla var olanı değiştiren komatöz bir kadın. Bu imgeler üzerine biraz daha gidildiğinde Farhadi’nin tanrı fenomeni etrafında kafa yorduğunu söylemek mümkün fakat o konu üzerinde daha fazla düşünülmeyi hak eden, derin ve cesur bir mevzu olur.

le-passe

Derbare-i Elly‘de hem filmin yapısı hem de finali için ipucu vermek niyetiyle ara ara okyanustaki dalgaların sesinden faydalanan Farhadi, Geçmiş’te müziğe son sahneye kadar yer vermiyor çünkü bu sefer onun yarattığı problemleri çözüme kavuşturacak yardımcı bir eleman değil ses ögesi. Her ne kadar karakterlerin hikayesinde o an kendini gösteren gizem teorik bir sonuca bağlanıyor olsa da filmin isminde saklı olan problem için aynı derecede pozitif olmak söz konusu değil. Ahmet karakterinin 4 yıl önce neden Marie’yi terk ettiği sorusunun yanıtlanmıyor oluşunun bu kadar göz önünde bulundurulması da seyircinin bunu fark etmesi için filme dahil edilmiş başarılı bir detay. Çocuk karakterler de dahil olmak üzere herkesin davranışlarının altında geçmişin gölgesiyle gizlenmiş bir takım gerçekler yer alsa da Farhadi bunlara dair çözüm sunmaktan, daha doğrusu sunmaya kaçınmaktan kaçınıyor. Her koyun kendi bacağından asılır dercesine onları önceki yaşantılarıyla baş başa bırakarak Geçmiş’in dokusunu bulanıklaştırmamayı tercih ediyor. Filmin en başında bir arabanın cam sileceğiyle kaybolan Geçmiş yazısının silinişinin aksine, karakterlerin geçmişini silmekten ziyade onlarla yüzleştirmeyi seçiyor.

le-passe-15-05-2013-3-g

Farhadi filmlerini bu kadar sevilen yapımlar yapan senaryo ve yönetmenin anlatımının yanında yer alan oyunculuklar, Geçmiş’te de kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Eşi Michel Hazanavicius’ın yönetmenliğindeki The Artist ile herkesi kendine hayran bırakan Berenice Bejo, doğal ama abartısız, Fransız işi diye genelleyebileceğimiz performansıyla göz dolduruyor. Kökenleriyle Cebelitarık’ın alt tarafından filme dahil olan oyuncular Tahar Rahim, Ali Mosaffa ve Sabrina Quazani içinse fazla söz söylemeye gerek yok zira kendileri bu işi yapmak için doğmuş demek doğru olacaktır. Kalabalık bir filmde şapka çıkarılası bir toplu performans sergileseler de dilin Fransızca olmasından ya da oyuncuların (biri hariç) İranlı olmamasından mıdır bilmiyorum ama Farhadi filmlerindeki o kilit kadronun verdiği seyir zevkini pek yakalayamıyorlar.

Sonuç olarak Geçmiş, Farhadi’nin artık auteur sıfatını hazmettiğini, kaygıları ile seyirciyi kaygılandırmakta ustalaştığını kanıtlayan bir hayli kaliteli bir film. Belki İran’da geçen filmleri kadar bize yakın hissettirmiyor fakat üzerinde biraz düşününce aslında kültürel olgulardan uzak, salt insan üzerine yoğunlaşmış gerçeklikleri yansıttığı için seyirci ile bütünleşmekte zorluk çekmiyor oluşunu yakalamak mümkün.

Diğer yazıları Burak Hazine

Sinemaseverlerin Dikkatine: “İzledin mi?” Oyunu Yayında

“İzledin mi?” Sinemaseverlerin beğenisine sunuldu ! Türkiye’nin önde gelen oyun firmalarında görev...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir