Oh Boy (2012)

Elveda Lenin’in yardımcı yönetmeni Jan Ole Gerster’in ilk uzun metraj film denemesi olan 2012 Almanya yapımı Oh Boy, ülkemizde 32. İstanbul Film Festivali programına dahil olarak varlığını göstermiş; daha sonra da Avrupa Film Ödülleri dahil pek çok önemli festival ve törende adını listelere kaydettirmişti. Yönetmeni Gerster’e Keşif Ödülü’nü kazandıran Oh Boy, gerek siyah beyaz dokusu gerek anlattığı hikaye benzerliği gerekse dramatik ve mizahi unsurları harmanlama biçimiyle Avrupa’nın Frances Ha’sı olmuş diyebiliriz.

Gerster, Oh Boy’da hukuk fakültesini yarıda bırakmış ve hayatta belli bir amacı olmayan, yaşama tutunmak için çeşitli şeylerin peşinden koşan fakat hiçbir şekilde tatmin olmayan Niko’nun bir günlük öyküsünü anlatıyor. Babasına yalan söyleyerek iki sene boyunca onun gönderdiği parayla geçinen genç adam, yalanının ortaya çıkmasının ardından büyük bir boşluğa düşüyor. Bu sırada oturduğu bir restoranda gördüğü ilkokul arkadaşı Julika’ya ilgi duymaya başlıyor. Vakti zamanında Julika’yla şişman olduğu için dalga geçen yaramaz ve sorumsuz çocuğumuz, on seneden fazla bir süre sonunda hayattaki amacını yakalama girişimlerindeki başarısızlığını da yine aynı genç kadınla deneyimliyor.

Niko’nun zihninden geçenleri anlamak zor ve ne yazık ki yönetmen de bu konuda seyirciye yardımcı olmuyor. Karakterin eksik bir şeyi yok imajı çiziliyor en başta; sevgilisi olduğunu düşündüğümüz bir kadının yatağından çıkıyor. Yeni bir eve eşya taşıyor. Fakat daha sonra alkollü araç kullandığı gerekçesiyle ehliyetine el koyuluyor. Bu olayın ardından olumsuzluklar çorap söküğü gibi geliyor: Bir daha sevgiliden haber alamıyoruz, Niko’nun evine bir daha uğramıyoruz. Arkadaşı ile vakit geçiren Niko, her zaman bir şeylere cevap ararcasına geziyor. Geçmişinden insanlar karşısına çıkıyor, onlar hakkında kafasında soru işaretleri yanıp oh boy2sönüyor. Bir umut babasının karşısına çıkıyor fakat baba, görevini yerine getirecek yanıtı oğluna veremiyor. Niko’da ne sorumsuzluk hissi kendini gösteriyor ne de bir amaç uğruna günü yaşadığı hissi. Yoluna devam ediyor karakter, geçmişinde ve şimdiki zamanda tanışık olduğu kimse ona istediğini veremiyor. Melankoli başını alıp giderken yönetmen aralara küçük mizah malzemeleri serpiyor. Serptikleri Niko’yu rahatlatmaktansa seyirciyi rahatlatma amacı güdüyor belli ki. Akşam olurken Niko, filmin muhtemelen en unutulmayacak sekanslarından birini oluşturan barda tanıştığı yabancıyla diyaloğa giriyor. Aslında Niko konuşmuyor, konuşmasına da gerek kalmıyor çünkü aradığı şeyi o yabancıda buluyor. Belki de bir yandan kendisi gibi birini bulduğunu hissediyor, diğer yandan kafasındaki belirsizliklerin yanıtlarını… Yönetmen Gerster bunun da üzerinde pek fazla durmuyor. Bir durum hikayesi olarak kurguladığı senaryosu, olabilirliği ve gerçekliği hissettirme üzerine oturtulmuş olduğundan ihtiyaçları dışında tutuyor bunları. Fakat yabancı, Niko için sonun başlangıcı oluyor. Yeni bir sayfa açıp açmayacağını hiçbir zaman öğrenemesek de bir şeylerin değişebileceği umuduyla siyah beyaz filmin son karartısına uzun uzun bakıyoruz, “e be çocuk derdin ne senin?” diye sorarak.

Tom Schilling’in olağanüstü performansı ve The Major Minors’ın sımsıcak, seyirciyi filme hapseden müzikleri eşliğinde geçen bir buçuk saatlik bir hayat dersi Oh Boy. Bu dersten kimin ne alacağı, kime ne kalacağı seyredenin filme olan bakış açısına kalmış. Ne olursa olsun, Jan Ole Gerster’in Alman sinemasını yeni bir ekole gebe bıraktığını görmek güzel. Umudumuz ise Berlin’i bu şekilde anlatmaya devam etmesi yönünde.

Diğer yazıları Burak Hazine

DenizBank 3. Kısa Film Fest Yarışması, FastPay’i En İyi Anlatacak Yönetmenleri Bekliyor

DenizBank tarafından 3. kez düzenlenecek olan Deniz Film Fest ile mobil cüzdan...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir