Boyhood (2014) Çocukluk

Sinema bizi her gün şaşırtmaya devam ededursun, 2014 henüz taptaze bir yılken birden bir film karşıma çıkıyor ve sene sonunda hazırlayacağım 2014’ün En İyi 50 Filmi listesinin zirvesine şimdiden oturmayı başarıyor. Söz konusu film öyle basit bir emek işi değil; çekimleri toplamda 13 seneye yayılmış bir yolculuk filmi. Before serisiyle artık herkesin tanıdığı Richard Linklater’ın toplamda dört oyuncusuyla (Ellar Coltrane, Patricia Arquette, Ethan Hawke ve kendi öz kızı Lorelei Linklater) bu süre boyunca her sene bir araya gelerek çektiği Boyhood (Çocukluk), henüz beş yaşında tanıdığımız küçücük bir çocuğun on sekizlik delikanlı haline gelene kadarki macerasını anlatıyor. Film, dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nde en iyi yönetmen Gümüş Ayı ödülünü kucakladı fakat şüphe yok ki daha önemli ödüllere layık.

Bu kadar uzun bir zaman dilimini kapsamasına rağmen toplam çekim süresi bir haftayı aşmayan Boyhood’da esas karakter Mason’ın gelişim sürecini keşfe çıkıyoruz. Annesi ve babası daha önce boşanmış olsa da her ikisinden de yeterli ilgiyi gören küçük çocuk, kendisinden üç yaş büyük olan ablasıyla da bilindik yaramazlıklar ve anlaşmazlıklar yaşıyor. Aslında hepimizin yaşadıklarını yaşıyor Mason küçüklüğünde. Yaptığı hareketlerden ötürü sorumlu tutuluyor, küçük haylazlıklar peşinde koşuyor fakat ailesinin kıymetini de biliyor. Linklater, yarattığı bu karaktere olağanüstü yükler bindirmiyor, Mason’ın başına trajik olaylar gelmiyor, çevresinde de çok inişli çıkışlı şeyler yaşanmıyor. Anne Olivia, çocuklarına bakabilmek için üniversiteye devam etmek zorunda kalıyor ve bundan ötürü yaşadıkları yerden taşınıyor ailemiz. Mason’ın yaşadığı ilk travma bu oluyor çünkü arkadaşlarından, düzeninden, ablasıyla paylaştığı odasından; aslında kendi küçük dünyasından ayrılıyor. Annesi orada tanıştığı hocasıyla evlenince işler Mason için daha da karmaşık hale geliyor. Malum adamın da aynı Olivia gibi bir kızı ve bir oğlu var. Otoriter bir baba figürü çizmeye çalışması ise aile içinde bahsi geçmeyen bir huzursuzluğa dönüşüyor. Mason’ın nadiren gördüğü babasından dahi maruz kalmadığı şeyleri zamanla alkolik olan bir baba figüründen görmesiyle seyirci yavaş yavaş ana karakterle empati kurmaya başlıyor; Mason’la birlikte sinirleniyor, onunla üzülüyor ve sevinmeye başlıyor.

BOYHOOD - 2014 FILM STILL - Ellar Coltrane

Popüler kültürden sonuna kadar faydalanan yönetmen, seyircisini çıkardığı yolculukta kendilerini eksik hissetmesin diye sanatın bir diğer güzel halini, müziği kullanıyor. Britney Spears’tan başlıyor, Coldplay’den devam ediyor ve sonlara doğru Lady Gaga’dan, Daft Punk’tan namelerle Mason’ın macerasına yaptığımız ortaklığı kendi maceramıza dönüştürmemize yardımcı oluyor. Filmin Mason’ın yolculuğunu anlatırken her döneme fazlasıyla vakit ayırması ve o dönemleri layığıyla işlemek için hiçbir numaradan kaçınmaması, bir zaman sonra Boyhood’u aslında yıllar sonra kendi günlüğümüzü okurmuş gibi seyretmemize sebep oluyor. Bir yandan kendimizi karakterle bir hale getirirken öte yandan bundan tamamen farklı olarak bir insanın yaşantısını gözetlediğimizin farkına vararak Mason’ın bir sonraki yaşında başına neler geleceğini merak ediyoruz. Bu iki durum birbirleriyle çeliştiği kadar birbirini tamamlayıcı niteliği kapsıyor -ki Linklater’ın senaryosunda ve anlatımında en çok övgü hak eden hareketlerinden birinin bu olduğuna inanıyorum. Zira yönetmen, herhangi bir filmde herhangi bir karakterin dönüşümünü anlatır gibi anlatmıyor hikayesini. Gösterişten, sansasyondan uzak; tamamen sıradan bir yaşantıdan bir kesit sunuyor. Onun var ettiği bu sıradanlık da hem filmin hem de ana karakterin kapılarını seyirciye sonuna kadar açmasına imkan tanıyor.

boyhood3

Boyhood, Mason’ın olduğu kadar annesi Olivia’nın da yolculuğu aslında. Aynı şeyi ablası ve babası için söylemekse ne yazık ki mümkün değil. Linklater’ın anne karakterine bu filmde önemli bir rol biçtiği aşikar. Mason’ın çocukluktan genç erişkinliğe doğru aldığı yolda Olivia’nın attığı her adımın büyük etkisini gözlemliyoruz. Önce alkolik bir adamla evleniyor, ardından eskiden Irak’ta askerlik yapmış kendinden genç biriyle. Bu iki karakter Mason’ı etkilediği kadar Olivia’yı da etkiliyor elbette. Filmin sonlarına doğru karakterin ağzından Linklater pek çok şeyi özetliyor aslında. Olivia, Mason üniversiteye gidecek diye sahip oldukları büyük evi satma kararı aldığında o güne kadar yaptıklarının sonuçlarını basit bir şekilde dile getiriyor. Mason’la yaptığı son konuşmada dudaklarından dökülen “daha devam edeceğimizi sanıyordum” lafı ise filmin kilit cümlesini oluşturuyor. Seyirci de Olivia ile aynı duyguları paylaşıyor aslında. Linklater her seferinde farklı karakterler kullanmaktansa on üç yıl boyunca aynı karakterler üzerinden hazırladığı filmini sonlandırmaya yakınken (2 saat 45 dakikalık uzun süresine rağmen) seyirciden de bir şeyleri alıp götürüyor. Hani derler ya, “ellerimde büyüdü” diye; aynı o şekilde sahiplenici bir duyguyla bağlandığımız maceranın sonuna gelmiş olmak yüreğe tarif edilemez bir bası yapıyor. Bir yandan Mason’ı büyütüp, koca bir delikanlı yapıp, onun her anına tanık olduğumuz evrenin bitmesine; diğer yandan da yönetmenin kendi hatıralarımızı yaşattığı o iç burkan anların sona ermesine üzülüyoruz. Mason’a hayat veren Ellar Coltrane, Boyhood tamamlandığı zaman filmin başına geçip baştan sona seyrettiğinde neler düşündü bilemeyiz fakat seyirci onunla olmayı çok sevdi -buna eminim. Harikulade diyaloglar, birbirinden iğneleyici şakalar, çok basit olmasına rağmen tam nokta atışı yapan politik eleştiriler, muhteşem bir oyuncu yönetimi ve performansı ile Boyhood eşsiz bir yol(culuk) filmi. Bu yolculuğun neresinde yer alacağınız ise size kalmış. Bu sene 13.’sü düzenlenen !f İstanbul’la yaşıt bir film olarak kabul görmesi gereken Boyhood’un, bu anlamda harika bir kapanış filmi olduğunu da özellikle belirtmek gerek.

Diğer yazıları Burak Hazine

Oslo, August 31st (2011) Oslo, 31 Ağustos

2006 tarihli ilk uzun metraj filmi Reprise ise İstanbul Film Festivali’nde Altın...
Devamı

3 Comments

  • henüz izleme fırsatı bulamasak da şimdiden yılın en büyük sinema olayı gibi görünüyor bu film.
    neredeyse tüm film değerlendirme kuruluşları/siteleri öyle gösteriyor. metascore puanı 100/100.
    bu puanı alabilmiş tarihteki birkaç filmden biri. bakalım oscar ödüllerini veren akademi bu filmi görmezden gelebilecek mi. fakat şu çok açık ki; richard linklater pahalı-ışıltılı-gürültülü-patırtılı sinema dünyasına bunun gibi sessiz ve derinden filmlerle damgasını vurmaya devam edecek gibi görünüyor. adam resmen amerikanın yüz akı.

  • “Toplam çekim süresi bir haftayı aşmayan” denmiş. Film toplam 45 günde çekilmiştir. Filmi izleyenlere bir haftadan kısa sürede çekildiği pek mantıklı gelmeyecektir zaten.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir