Coen Kardeşlerin Sinemasına Dair ve Inside Llewyn Davis Üzerine

Coen Kardeşler’in filmografisine baktığımızda 90’lı yıllarda yıldızları parlayan etkileyici filmlere imzalarını attıklarını görebiliriz. Bir o kadar da sinemada kara mizahı doruklara taşıyan perspektifiyle ve kendi öz kadrajlarını yenileyen bakış açılarıyla Hollywood sinemasında kafaları karıştırmayı seven traji-komik hikayalerle sinemaseverlerin beğenisini toplamayı başarabilmişlerdir. Özellikle; Miller’s Crossing (1990), Barton Fink (1991), Fargo (1996) ve The Big Lebowski (1998) ile 90’ların Hollywood sinemasına benzer etkileri Reservoir Dogs (1992) ve Pulp Fiction (1994), Jackie Brown (1997) ile sağlayan Tarantino ile tatlı rekabetleri en çok da izleyicilere yaramıştır.

90’lar sinema dünyasına yeni isimler kazandırırken bu verimli dönem, beyaz perdenin yüzünü güldürmeye yetmiştir. Coen Kardeşler’in sineması sürekli bir arayış içerisinde olacak ki; 2001’de vizyona giren The Man Who Wasn’t There sinematografisiyle, senaryo ve yönetmenliğiyle başyapıt filmleri arasında olmayı hak eden türdendi. Görsel doygunluğun sınırlarını zorladığı bu film, biraderlerin bilindik sürreal geçişleriyle gerekirse “zamanı bile yavaşlatabiliriz” dediklerini hissettiren siyah-beyaz formatla çekilmiş kült filmler arasına girmeyi hak etmiş izler taşıyordu.

Coen Kardeşler değişen, dönüşen popüler kültürün sinemayı da ele geçirmesinden kaynaklı belki de ayakta durabilmek için vasat hikayelerle popüler isimleri kullanarak çektikleri Intolerable Cruelty (2003) oyuncu kadrosuna baktığımızda George Clooney ve Catherine Zeta-Jones’u görebilmek alışılmış Coen tarzı filmlerinden uzak bir görüntü sağlamıştı. Daha sonra 2008’de çektikleri Burn After Reading filminde de benzer eleştirileri sunmaktan kaçınmamak elde değildi. Nihayetinde, No Country For Old Men (2007) filmiyle birlikte ‘‘biz kendimizi daha da yeniledik’’ imajı vermişlerdi. No Country For Old Men, Coen Kardeşler’in dirildiği, hayattan önemli dersler çıkarmamızı sağlayan, şiddetin dozunu kaçırmadan reel dünyanın insan üzerindeki etkilerini, duygularını mükemmel bir uyumla, yormadan izlenebilirlik açısından merakın film boyunca hüküm sürdüğü bizi şaşırtan sonla ‘’nasıl yani?’’ dedirtten klasik bir Coen Kardeşler filmi. Aslında Coenler’in külliyatına baktığımızda çoğu zaman kahramanlarının amacının ‘’parayı elde etmek’’ olduğunu fakat bir türlü o paraya ulaşamadıklarını görüyoruz. Burada ince bir eleştiri var ki; diyaloglarda hep bunları yansıtırlar. ‘’Bütün bunları sadece para için mi yaptınız’’? Evet, Fargo filmindeki bu meşhur soruyu diğer filmlerinde de görmek mümkün. Para hırsı yüzünden insanların nasıl da karakterlerinden ödün verdiğini gerçek hayattan aynen alıp gözlerimize sermeleriyle bu vahim durum karşısında yapacak bir şeylerin olması gerektiğini vurgulamak, onların sinemaya bakışının bir diğer gözü gibi.

Oscar Isaac (Inside Llewyn Davis)

Inside Llewyn Davis üzerine;

Coen Kardeşler, 2010’da ‘’bizim de bir western filmimiz olsun’’ diye çektikleri True Grit’ten sonra 3 yıllık sessizliklerini bozarak sonunda Inside Llewyn Davis’i sinemaseverler ile buluşturdu. Film aynı zamanda 2013 Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazanmıştır. 1960’lı yıllarda derbeder bir folk müzisyenin tüm aksiliklere rağmen hayata tutunmaya çalıştığı traji-komik olaylara maruz kaldığı sinema dünyasının “yol filmleri” kategorisinde yerini aldığı soluk görüntüsüyle görsellik açısından Coenler’in yine kendilerine hayran bıraktığı filmidir.

Kahramanımız yıllar önce kaybettiği ortağını hatırladığında küplere biner. Sevgilisiyle hep bir kavga içindedir, müziklerini dinletebilmek için kilometrelerce uzaklara gitmek kadar da çılgındır. Her şeye rağmen hayatında ki olumsuzluklara karşı tesadüfen onunla beraber olan bir kediye gösterdiği sevgi ve şefkat, onun yaşama bakışındaki mütevaziliğini de göstermiş diyebiliriz. Gerçek dünyanın yüzlere vuran soğuk esintisi, gelecek kaygısı bir yana; kahramanımızın müzik aşkı ve yoldaşlığını yaptığı kedi öteki yana. Filmdeki diğer karakterlerin hal ve hareketleri, diyalogları biz izleyicileri filmin içine almayı başarabilmiştir. Kahramanın, eve dönüşteki kar sahnesiyle arabayı sürerken bir hayvana çarpmasından sonraki çaresizliği ve üzüntüsünü beraber yaşamış, onun hikayesiyle bütünleşmiştik. Bir kafede dinlenirken çaktırmadan çıkardığı ayakkabıları ve ıslanmış çorabıyla attığı bakışlar etkileyici sahneler arasındaydı.

60’ların Amerika’sında tutunmaya çalışan fakat değeri çok sonraları anlaşılan folk müzik sanatçısı Dave Van Ronk’un hayatından uyarlanan filmde, yine o sıralar kendini ispatlamaya çalışan Bob Dylan’ın ilk hallerini de sürpriz bir şekilde göstermiş olan Coen Kardeşler bu filmde eski filmlerine nazaran kullandığı naif geçişler ve beraberinde şiddet içermeyen sahneleriyle müziğe doyacağımız, zaman zaman tebessüm edip, zaman zaman hüzne kapılacağımız sâde, dingin bir film yapmayı başarmışlardır. Inside Llewyn Davis için yüz dört dakikanızı ayırmanızı öneririm. Pişman olunmayacak gibi.

Diğer yazıları Güney Birtek

Nazilerin Gölgesinde Fritz Lang Sineması

1890 yılında Avusturya’da dünyaya gelen Fritz Lang, gençlik yıllarında mimari ve resim...
Devamı

2 Comments

  • Coen Kardeşler in filmografisine bakıldığında iki film arasında rahatlamak için film yaptıklarını görürüz. Genelde bu filmler vasattır ama kendini izlettirir. Sinema yapmak istediklerindeyse bize gerçekten sinema gösterirler.

  • coenlerın cogu filminde sıkılan bi benim heralde,sadece “O Brother, Where Art Thou?” yu sevmiştim diğerlerine nazaran, tarantinonun da yanında gecemezler bence

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir