Manakamana (2013)

Gerek festival seyircisinin gerekse daha sonra merak edip de seyretmeye çalışacak sinemaseverlerin hayatları boyunca sinema adına tadacakları en tuhaf ve farklı deneyimlerden biri Manakamana. Nepal’de yer alan bir tapınağa yapılan, teleferikle yaklaşık üç kilometre mesafe kat edilerek bin metrelik yüksekliğe yapılan on yolculuğu anlatan film, başta yerlilerinki olmak üzere çeşitli kültürlerin mercek altına alındığı iki saatlik bir belgesel.

Geçtiğimiz senenin kıymetli yapımlarından Leviathan’ın yönetmeni Lucien Castaing-Taylor tarafından denetlenen Manakamana, Taylor’ın söz konusunda yaptığı gibi çevreyle hiçbir etkileşimde bulunmadan, doğal olanı ve o an yaşananı kameraya kaydeden bir eser. Leviathan’ı özel kılan yönlerinden biri belgesel sinemasına uzun zaman sonra getirdiği farklı bakış açısıydı; Manakamana için de aynı övgüyü dile getirmek fazlasıyla mümkün. Muhtemelen bir dede ve torunun alt köyden bindiği teleferik macerasıyla başlayan belgesel, tamamen repliksiz iki yolculuğun ardından birbirinden farklı insan tiplerinin ibadet etmek ya da gezmek amacıyla ruhani tapınağa yaptıkları yolculukların belli bölümlerini anlatıyor. Üç metalci gencin yolculuklarını da seyrediyoruz, ölmeden önce tapınağı son bir kez gördüğü için heyecandan tutuşan bir kadını da; metal bir vagona konmuş birkaç keçinin sessiz yolculuğuna da tanıklık ediyoruz, tapınaktan dönerken aldıkları dondurmaları akıta akıta yiyen iki yaşlı kadına da. Manakamana, teleferiğin vagonlarına yerleştirilen sabit bir kameradan çeşitli canlıların yolculuklarına dokunmaksızın göz atıyor. Seyirciyi bir nevi teşhirci ya da gözlemci olarak atıyor. Vagon her seferinde yeniden, yeni insanlarla (ya da hayvanlarla) dolduğunda seyirci için bastırılması güç bir merak unsuru başlıyor. Yönetmen ikili Stephanie Spray ve Pacho Velez, kameranın karşısına hiçbir özelliği olmayan karakterler de koyabiliyor, koynunda küçücük bir kedi ve yanında iki arkadaşıyla durmadan fotoğraf çekilerek ve aynı cümleleri üşenmeden sarf ederek yolculuk eden karakterleri de. Her biri için değişmeyen şeyler doğallıkları, el sürülmemişlikleri ve uyandırdıkları ürkütücü merak (bir de vagonun altında adeta akan ağaçlar nehri). Sekiz ila dokuz dakika süren her yolculuk, ilgi çekici bir yönü olsun ya da olmasın, başlı başına birer hikaye meydana getirecek güce sahip olmaları dolayısıyla da seyirci için ayrı bir anlam ifade ediyor. Ekran her seferinde karardığında vagona kimin/kimlerin bineceğine yönelik uyandırılan merak dahi Manakamana’yı çok özel bir belgesel yapmaya yetiyor. Bu kadar basit bir yöntemle, senaryoya dahi ihtiyaç duymadan oluşturulan bir filmin böylesi efektif olması da şaşırtıcı olduğu kadar kişinin sinemada yeniliklere duyduğu inancı güçlendiriyor. Yönetmenler hem kameranın baktığı karakterlerle hem de yolculuğun güzergahı ile modern olanla eskide kalanı bir bütün haline getirip seyircisinin önüne o şekilde sunuyor.

Prömiyerini yaptığı Locarno Film Festivali’nden iki ödülle dönen, Bağımsız Ruh Ödülleri’nde “kurgudan da gerçek” ödülüne aday olan Manakamana, hiç şüphe yok ki !f’in ve senenin en büyük sürprizlerinden/güzelliklerinden. Sinemanın ne kadar büyüleyici, ne kadar geniş bir evren olabildiğini hatırlatıyor olması da cabası.

manakamana3_720_405_90

Diğer yazıları Burak Hazine

Hugo (2011)

Bugün Hugo Cabret adında bir çocukla tanıştım. Gizli bir mesaj arıyordu. Bunun...
Devamı

2 Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir