Saving Mr. Banks (2013) Mr. Banks

John Lee Hancock henüz rüştünü ispatlamayı başaramamış, filmografisinde az sayıda ve zayıf filmleri olan bir yönetmen. Ve nedendir bilinmez, bugüne kadar yaptığı bir eldeki parmak sayısını geçmeyen işler bir şekilde seyirciyi ve eleştirmenleri ikiye bölmüş durumda. Eğer bir film toplulukları ikiye bölüyor ve her iki grubun oranı birbirine yaklaşıyorsa, o filme şüpheyle ve merakla yaklaşmak gerekir mottosuyla yola çıkıp Hancock’ın son eseri Saving Mr. Banks’in başına oturunca kendisinin sinemacı kimliğinde ergenliğini tamamlayamadığını bir kez daha görmek hoş olmadı. Sizi bilmem ama batıdaki çocukların geceleri korkunca sığındığı limanlardan olan Mary Poppins’in yazarı P.L. Travers’a (Emma Thompson) odanlanan film, aynı anda iki hikaye birden anlatarak bir yandan Travers’ın çocukluğunu, diğer yandan Walt Disney’in (Tom Hanks) ünlü yazarı kandırarak pek çoklarına mal olmuş karakteri film edişini ele alıyor.

saving mr banks 1

Hancock’un film tekniklerini sorgulamak kimseye düşmez fakat iddialı bir şeyler yaparken oturup düşünmek her sinemacının görevidir. Saving Mr. Banks’i yapmadan önce ne kadar düşündü bilmem fakat bazı şeyleri iki kez tartması filmini daha değerli kılabilirdi. İki ayrı hikayeyi, birbirleriyle bütünlük yakalamaksızın sunan yönetmen, Saving Mr. Banks’in seyircisini uzunca bir süre kucaklamasına engel olan tercihi yaparak büyük hata etmiş. Travers’ın babası ile olan ilişkisinden yola çıkarak yazarın kişiliğine yön vermesi mevzusunu havada bırakması, film boyunca elde var olan bağlantıların nereden çıktığı belirsiz birkaç armut, bir atlıkarınca ve çöpler ile yapraklardan oluşan bir küçük oyuncak ev olmasına engel olamıyor. Baba ve kız ilişkisini anlatmaya çalışan Hancock, bunu beceremediği gibi filmini (The Blind Side’da yaptığı gibi) duygu dozu yüksek tepelere oturtmaya çalışarak seyircinin gönlünü kazanmayı hedefliyor. Travers’ın kendi çocukluğundan yola çıkarak Mary Poppins karakterini oluşturduğunu anlamamızı da sağlayan bu flashback’ler bütünü, filmin özellikle ilk yarısını gereksiz biçimde ikiye bölüyor. Çok şükür ki ikinci yarıda Disney ile olan bölümler filmi domine ediyor.

SAVING MR. BANKS

Gerçi filmin anlattığı bu ikinci hikaye de öyle gösterişli, derin bir hikaye olmayı başaramıyor. Tom Hanks’in ağır makyaj altında, yalnızca repliklere dayalı bayağı oyunculuğu ve Emma Thompson’ın başarılı bir şekilde tasvir ettiğine inandığım huysuz, titiz ve hoşnutsuz İngiliz tiplemesinin atışmaları ve ilişkilerindeki iniş çıkışları öyle çok da çekici sekanslar sunmuyor. Gereksiz diyaloglar ve karakterler ile uzatılan filmin Colin Farrell ve Paul Giamatti gibi önemli iki topu da mevcut. Farrell’ı uzun süredir ilk kez (hatta kariyerinde çok nadiren) ciddi ve başarılı bir performans ile seyretme zevkine nail olurken Giamatti gibi yetenekli bir oyuncuyu Driving Miss Daisy’nin Colburn’üne benzer, gereksiz ve manasız bir rolde takip etmek yorucuydu. Yine de kendisinin bu önemsiz performansında iyi bir iş çıkardığını söylemek pek ala mümkün.

Saving Mr. Banks, aslında dar açıdan bakıldığında bile bir çeşit Disney propagandası diyebiliriz. İnatçı kadını evcilleştirme, bunu yaparken onu geçmişiyle yüzleştirme gibi ucuz yöntemlerle seyirciyi duygu seline sürüklemeye çalışan; fakat alttan alttan Disney’in her anında kendi reklamını yaptığı vasat bir film. Bize anlatılanlar gerçeği ne kadar yansıtıyor, bilmemiz pek mümkün değil fakat bir insanın radikal kararlarını değiştirmek için onu Disneyland’e sürüklemek de pek samimi durmuyor. Gerçi görünen o ki işe yarıyor; en azından Hancock’ın filmde bir şeyleri (eften püften de olsa) bağlayabilme yetisine sahip olduğunu görebiliyoruz.

Diğer yazıları Burak Hazine

ICS Adayları

Uluslararası Sinefiller Topluluğu, bu sene 10. kez dağıtacakları ödüllerinin aday listesini açıkladı....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir