Dallas Buyers Club (2013) Sınırsızlar Kulübü

Çok değil, daha birkaç gün önce dünyanın en büyük ilaç firmalarından birinin CEO’su tarafından yapılan açıklamalar gündeme oturdu. Hindistan’daki fakirler için değil de batının zenginleri için kanser ilacı ürettiklerini söyleyen bu şahıs, şehir efsanesi olarak dolaşan ve herkesin dilinde yer edinmiş bazı olasılıkları da ikinci kez değerlendirme yoluna gitmemiz için vesile oldu. Gerçekten de sağlık sektörü, para uğruna, var olan tedavileri tedarik etmekten kaçınıyor mu? Şahsen bu sektörde olan biri olarak bu önermeye ihtimal vermiyordum; lakin malum CEO’nun cebini doldurmak amacıyla iş yaptığını kendi ağzıyla itiraf etmesi benim inancımı da yitirdi. Neredeyse herkesin 2005 tarihli C.R.A.Z.Y. şaheseri ile tanıdığı Jean-Marc Vallée’nin altı dalda Oscar adayı son filmi Sınırsızlar Kulübü de sektörün bu açığını, 1985 yılında HIV’ye karşı üretilen bir ilaç üzerinden anlatıyor. Bunu yapmak için eşcinsellerden nefret eden, vücudunda gezinen virüsten ötürü bağışıklık sistemi çökmüş Teksaslı bir erkek ile hastanede tanıştığı bir travesti ve ikilinin doktoru arasındaki ilişkiyi kullanıyor.

Matthew McConaughey’in hayat verdiği Ron, amiyane tabirle toplumsal cinsiyet bakış açısının bir erkeğe yüklediği her türlü özelliğe sahip, para için pek çok şey yapabilecek bir erkek karakter. Para için arkadaşlarını kandırıyor, seksi ise hayatından hiçbir şekilde eksik etmiyor. Varoşlarda yaşayan, cahil ve bilgisiz bir profile sahip olan Ron’un bu özellikleri onun başına çok belalar açıyor: Korunmasız ilişkiye sıkça girdiği için HIV enfeksiyonu kapıyor, HIV o dönemler eşcinsel hastalığı olarak görüldüğü için arkadaşları tarafından etiketlenerek dışlanıyor, düzgün tedaviyi almak için kaçakçılık yapıyor, bu uğurda yasalarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Aslında Ron’un tüm bu çabalarının altında yatan sebebi anlamak biraz güç. Kendisine yalnızca otun günü kaldığını söyleyen doktora başta inanmasa da daha sonra sanrılar ve varsanılar kendini göstermeye başlıyor, Ron da ister istemez harekete geçiyor. Başta tek derdi ölümden kaçmak olsa da zamanla görüyor ki bu işten çok iyi paralar kazanmak da mümkün. O andan itibaren Ron’u, aynı karşısına aldığı FDA (ABD İlaç ve Gıda İdaresi) gibi, paranın kölesi haline gelmiş bir temsil olarak görüyoruz. Ülkenin HIV pozitif hastalara karşı kullanmak istediği ve zehir etkisi yaratan bir ilaca karşı kendi araştırmaları sonucu, dünyanın başka yerlerinde kullanılan ve olumlu sonuçlar veren ilaçları illegal olarak ülkeye sokup bunları fahiş fiyatlara satan karakterimiz, insanoğlunun en bilindik zayıf noktalarından birinin kurbanı oluyor: Açgözlülük.

DBC1

Yönetmen, aslında eşcinsel sineması üzerinden politik ve sosyal eleştiriler yapmayı deneyerek yerinde bir adım atmış gibi gözükse de filmin kendi içindeki tutarsızlıklar ve dengesizliklerden rahatsız olmak mümkün. Ron’un film boyunca verdiği mücadelenin aslında bir kurbanı oluşu buna bir örnek. LGBT nefretine yönelik getirilen eleştiri ise basitliği ile rahatsızlık veriyor. Homofobik, eşcinsel bir bireye dokunmak bir yana onların adına bile tahammülü olmayan bir karakterin kendini bir anda onların tarafında bulması gözle görülenden ziyade kalple duyulana hitap etse de bir yönetmen için bunun dozunu iyi ayarlamak oldukça önemli. Jean-Marc Vallée’nin dozu iyi ayarladığını söylemek pek mümkün değil; öyle ki Jared Leto’nun hayat verdiği Rayon karakterinin başına gelenler bile duygu sömürüsü yapmaya dahi mahal vermeyecek şekilde havada kalmış. Bu performansı ile hayli olumlu eleştiri alan Leto’nun karakteri, hikaye boyunca bir kenara atılmış hissi yaratması yetmiyormuş gibi önemsiz ve basit bir oyunla öykü çizgisinden dışarı atılmış hissi var. Böylelikle de güçlü yaratılmaya çalışılan (ya da en azından o hissin verildiği) en iddialı yan karakter de boşa harcanmış. Jennifer Garner’ın canlandırdığı doktor tiplemesi için de aynı şeyi söylemek mümkün. Vallée, filmde yalnızca Ron karakterine önem vermeyi tercih etmiş fakat onun tek başına taşıyabileceği bir hikayeyi yönetmekte de sıkıntı çektiğini açıkça belli etmiş diyebiliriz.

Eğer C.R.A.Z.Y. ve Cafe de Flore (Ruh İkizim) gibi altyapısı güçlü, senaryosu güçlü, anlatımı güçlü filmlerini görmemiş olsaydık Vallée’nin Sınırsızlar Kulübü’nde iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirdik. Fakat kendisi, çizgisinin dışına çıkarak, ödül kazanmak için bir şeyler yaptığını o kadar belli etmiş ki filmin her elemanı bir tarafa, samimiyetini sorgulamak dahi seyirci için acı çekmekle eşdeğer. Çok sözü geçen oyunculuklar konusunda ise McConaughey, başarılı bir oyuncu olarak kendisinin herhangi bir performansından daha fazlasını sunmazken Leto ise eşcinsel bir karaktere hayat vermenin ekmeğini yiyor. Her ikisi de kısa zamanda zihinlerden silinecek, özelliksiz performanslar sergiliyor. Ve biz de bir kez daha görüyoruz ki kilo verince, karşı cinsin kimliğine bürününce, ezilenleri filmine odak konusu edince Hollywood sizi seviyor, çok seviyor…

Diğer yazıları Burak Hazine

Men in Black 3 (2012) Siyah Giyen Adamlar 3

1997 tarihli Men in Black filmi bilim kurgu evrenini komediyle ustaca birleştirerek...
Devamı

4 Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir