Ida (2013)

2011 tarihli La femme du Vème‘den sonra sinemadaki macerasına farklı türlerde ve tatlarda devam eden Leh sinemacı Pawel Pawlikowski’nin gösterildiği her festivalden ödülle dönen son filmi, 2013’ün en çok övgüyle karşılanan eserlerinden biri olan Ida, manastırda büyüyen bir kızın rahibe olup kendini tanrıya teslim etme yemininden hemen önce yaşayan tek akrabası olan teyzesi Wanda ile buluşması üzerinden seyrediyor. Pawlikowski’nin siyah beyaz ve sabit kamerayla çekmeyi tercih ettiği filmin başrolünde ilk ve son oyunculuk denemesini gerçekleştiren Agata Trzebuchowska yer alıyor.

Ida’nın (ya da diğer adıyla Anna) güçlü bir yargıç olan teyzesi Wanda ile buluşması, onun hayatında önemli değişiklikler yaratıcı bir etkiye sahip zira kökenlerine inme fırsatı yakalıyor genç kadın. Esasında bir Yahudi ailenin kızı olduğunu öğreniyor ve İkinci Dünya Savaşı’nda annesi, babası ve abisinin katledildiği haberini aldıktan sonra teyzesiyle birlikte mezarlarını bulma yoluna giriyor. Bu noktadan sonra bir yolculuk filmine bürünen Ida, yalnızca bir gizemin peşinden gitme öyküsü değil, aynı zamanda hayatı boyunca manastır sınırlarından dışarı çıkmayan, dünyevi zevklerden bihaber bir genç kızın yaşam yolculuğu haline geliyor. Pawlikowski, birbirine paralel ilerleyen bu iki temayı tek bir çizgide sürdürmeye çalışırken odağından hiç şaşmıyor, hikayesini fazla detaylar ve gereksiz dallandırmalardan uzak tutuyor. Ida’nın ailesinin mezarını bulmak için yaptığı yolculuk, pek çok filmden alışık olduğumuz şekilde abartılı engellere takılmadan, gizemini korumasına rağmen basit bir çizgide ilerliyor. Teyzesi Wanda’ya karşı belli bir duruşu olan kadın, nasıl büyüdüğü dört duvarından sınırlarını aşmışsa yaşayan tek akrabası üzerindeki tabularını da bir bir yıkıyor. Üstelik bununla kalmıyor, içgüdüsel davranışlarına engel olmaktan kaçınıyor, merakının peşinden gidiyor.

IdaStill21

Esasında basit bir öyküye yataklık etmesine rağmen Ida’nın içi dopdolu. Bir varoluş, bir yeniden doğuş öyküsü olan filmin ana teması kadar basit anlatımı da bu tezata layığıyla hizmet ediyor. Pawlikowski’nin pek fazla çaba sarf etmesine gerek kalmadan işlediği filminin her bir planı, fotografik detaylarının yanında Ida karakterinin gizli kalmış yaşamının da hatıraları niteliğinde. Ida’nın manastırdan çıkması, ana rahminden çıkması gibi mucizevi bir olay ve ondan sonra yaşadığı her saniye, onun geç kalmış anı defterine işlenmiş önemli detaylar. Belki de Pawlikowski bundan ötürü filminin her planını sabit kamerayla çekmeyi uygun gördü; birbiri ardına sıralanmış fotoğraflarda, başlayıp süregelen yaşantımızın önemli anılarını sakladığımız fotoğraflarımıza denk bir yapı oluşturmak için. 60’larda geçen filmini siyah beyaz formatta yapma sebebi de bununla paralel değerlendirilebilir. Bir kabuk çatlatma, bir ilk nefes alma öyküsü olarak başlayan film, zamanla tanrı inancının ve nefsin odağı haline gelerek insanın yaşamsal sürecinin her detayını pür-i pak şekliyle resmediyor. Bunu yaparken yönetmenin kullandığı metotlar ise takdire şayan.

Ida-thumb-630xauto-42972

Ida’ya hayat veren Agata Trzebuchowska’nın performansı, kendisinin bu sektördeki tek filmlik kariyeri kapsamında göz doldursa da filmin ağır topu teyze Wanda’ya hayat veren Agata Kulesza’nın ta kendisi. İki sene önce İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Roza‘da baş karaktere hayat veren profesyonel oyuncu, hayatın sillesini yemiş, artık bir şeyleri sorgulamadan uzak karakter imajıyla kendine hayran bırakıyor. Bir yandan yeşeren bir yaşamı seyrederken, öte yandan tükenen bir yaşama tanıklık etmemizde büyük bir rol oynuyor. En nihayetinde Pawlikowski’nin filminin birbirini tamamlayan her unsuru, ortaya hem festivalin hem de yılın en güzel işlerinden birini çıkarıyor. Her anı, en az kendisi kadar çarpıcı olan sona hizmet ederken seyircinin sinemadan aldığı zevke hayran kalmasının yolunu açıyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

En İyi 10 Varoluşçu Film

Varoluşçuluk, Fransız felsefeci Jean-Paul Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” deyimi ile açıklanabilir....
Devamı

1 Comment

  • Biraz abarttığınızı düşünmüyor değilim.Kötü bir film olmamasına karşın çok çok basitti.Siz de bu basitliğin nedenlerini kendinizce anlatsanız da basitliğin yüceltilecek bir yanı olduğunu düşünmüyorum.Tabi ki o malum hayattan vazgeçme sahnesi harikaydı.Hatta filmde sıradanlığı bir nebze olsun değiştirdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir