Still Life (2013) Durgun Hayat

Uberto Pasolini’yi bileniniz varsa tek sebebi Oscar adayı The Full Monty’nin arkasındaki yapımcı olmasıdır. Bu sıfatla Avrupa Film Ödülü ve BAFTA kazanan Pasolini, eski bankacılık kariyerini geride bırakarak sinemanın derin sularında ilerlemeye karar verip ikinci uzun metrajı olan Durgun Hayat ile seyircisinin karşına çıkıyor. İsmi gibi durgun seyreden fakat tokat etkisi yaratan finaliyle tüm algıları yerle yeksan eden film, bu dünyada yapayalnız ölen, arayıp soran kimsesi olmayan kişilerin cenaze işlemlerini gerçekleştirmekle yükümlü devlet memuru John May’in sıradan hikayesine odaklanıyor.

John May’in yaşantısı o kadar tekdüze, o kadar sıkıcı ve rutine bağlanmış halde ki filmin neredeyse ilk yarım saatinde esas karakterin hayatının bu niteliklerini gözlemlemekle geçiriyoruz. Onun için birer ritüel olmuş eylemleri hızlı bir şekilde geçme yoluna gitmeyen yönetmen, May’in bu sıkıcı yaşamına biraz renk katmak için küçük bir macera yaratıyor. Artık işine son verilmek üzere olan May, kendince asil görevini yerine getireceği son merhumunun evinde bulduğu bir fotoğraf albümünden yola çıkarak aslında ölen adamın yakınları olabileceğini fark ediyor. Bunun için araştırmalarını yapıyor ve yöneticisi ile anlaşma yapıp işten ayrılmadan önce biraz daha süre istiyor. Bu sürede elde ettiği veriler doğrultusunda merhumun yakını olabilecek kişilerle iletişime geçiyor, buluşuyor ve konuşuyor: İki ayyaş, adamın eski sevgilisi ve onun ailesi, adamın on yıllardır görüşmediği kızı… Herkes bir şekilde merhumun cenazesine gitmeyi reddediyor, May ne yaparsa yapsın kimseyi ikna edemiyor. Bu sırada ölü adamın kızı Kelly ile aralarında bir elektriklenme oluyor ve aradan çok geçmeden, yönetmen, seyirci için sinema tarihinin en şoke edici ve duygusal sonlarından birine hazırlanıyor.

Still-Life-2013

Durgun Hayat’ın duygusal yoğunluğu büyük oranda sona saklanmış olsa da uzunca süren karakter analiz kısmında da yönetmen rasyonellikten ve deneysellikten uzak bir çalışma ortaya koyuyor fakat bunu fark edebilmek için filmi tamamlamak gerekiyor. Yalnızca May’in katıldığı cenaze törenlerinden oluşan açılış sekansı bunun sinyallerini verirken, hiç kimsesi olmayan yalnız bir adam olarak May’in hayatını adadığı şeyin kutsallığının farkına varıldığı an da söz konusu iddianın güçlü destekleyicilerinden. Esasında karakterin yalnızlığının mı onu böyle bir işe sürüklediğini, yoksa işinden ötürü mü yalnız olduğunu çözmek hiç de kolay değil. Yirmi iki sene boyunca bu işi icra etmiş biri olarak May, hiç tanımadığı insanlara karşı tarif edilemez bir vefa duygusu içinde. Nasıl yaşayıp nasıl öldüklerini bilmediği bu insanların ebediyete uğurlanırken onları seven, en azından onları hatırlayan birilerinin orada olması için canla başla uğraşan karakter için ölülerin dostu demek mümkün. Bilen bilir, morgların girişinde içeriye gireni “Hic locus est ubi mors gaudet succurrere vitae” cümlesi karşılar. “Burası ölümün, yaşayanlara yardım etmekten zevk duyduğu yerdir” anlamına gelen bu kadim sözün tam tersine yaşayanı simgeleyen May, ölülere yardım etmekten zevk duyar. Haliyle May karakteri için tanrının dünyaya gönderdiği bir melek gözüyle bakmak çok da tuhaf durmayacaktır. Belki Azrail’in yardımcı meleği, belki de yalnız göçenlerin Azrail’i… Ne düşünürseniz düşünün, May’in kötülükten uzak, seçilmiş bir varlık olduğu temelinden uzaklaşmayacaksınızdır.

Ölü doğayı tasvir etmek için kullanılan natürmort teriminin İngilizcedeki karşılığı olan Still Life (Durgun Hayat), filmin metaforik anlatımını kısaca başlığından aldığını da hatırlatıyor. Pasolini’nin mutlaka tadılması gereken bu sinema eseri, Eddie Marsan ve Joanne Froggatt’ın gösterişten uzak, doğal oyuncu performansları ve her vuruşunda kendine hayran bırakan Rachel Portman besteleri ile 33. İstanbul Film Festivali’nin ve sezonun önemli yapımlarından biri oluyor. Bu filmi seyrederken yapmanız gereken tek şey sabretmek ve pes etmemek. Her kutsal görevin karşılığını bir şekilde bulacağını, tanrının merhametini göstereceği kullarını asla yarı yolda bırakmayacağını bu kadar naif bir dille anlatan film sayısı çok ama çok az. Durgun Hayat’ın Venedik başta olmak üzere katıldığı her festivalden ödülle döndüğünü de hatırlatalım.

Diğer yazıları Burak Hazine

Samsara (2011)

İnsan yaşamı ve dinler temasını işleyen 1992 tarihli Baraka belgeselinden 20 yıl...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir