Frank (2014)

Geçtiğimiz sene Ne Yaptın Richard? ile İstanbul Film Festivali’nin uluslararası yarışma bölümünde Altın Lale en iyi film ödülünü kazanan Lenny Abrahamson’ın yeni filmi Frank, gençlik dramasından kendini bulmaya çalışan bir gencin odağındaki komediye geçiş yapan yönetmenin minimalist işi. Başrollerinde Michael Fassbender, Maggie Gyllenhaal ve Domhnall Gleeson’ın yer aldığı film, İngiliz sinemasının oldukça başarılı olduğu absürt komedi türünün iddialı örneklerinden biri olmaya aday.

Klavye çalmanın yanısıra kendi şarkılarını da yazan ve bu konuda yetenekli olduğunu düşünen Jon, bir gün sandviçini almış sahil kenarında oturup ilham ararken bir adamın kendini denizde boğmaya çalışmasına tanık olur. İşin ilginç yanı park etmiş bir minibüsün önünde duran bir adamın usanmış bakışları boğulan adamın üzerindedir. Adam, çılgınca bir hareket yaptığını söylediği bu kişinin kendi müzik gruplarının (artık eski) klavyecisi olduğunu söyler, Jon da kendisinin de klavye çaldığını belirtme ihtiyacı duyar. Adam minibüse girer, görmediğimiz birine bir soru sorar ve Jon’a dönüp artık gruplarının yeni üyesi olduğunu söyler. Kafasında kocaman bir maske taşıyan Frank’in liderliğinde toplamda birbirinden tuhaf beş kişiden oluşan bu eksantrik müzik grubunun yeni üyesi haline gelen Jon, ilk iş olarak onlarla birlikte bir albüm kaydetmek üzere kırsalda bir eve taşınır. Yeni arkadaşlarıyla yaşadığı her şeyi videoya çekip Youtube’a yükler, attığı her adımın da tweet’ini paylaşır. Henüz yirmi bile olmayan takipçisi bu absürt insanların absürt davranışlarına sosyal medya aracılığıyla tanıklık edince on binleri bulan bir kitle artık Jon, Frank ve diğerlerini ABD’nin en büyük festivallerinden birinden davet almaya kadar iteler.

Frank4

Abrahamson, kara mizahın yüksek dozda verildiği yeni filmi Frank’te Tinker Tailor Soldier Spy‘ın Oscar adayı senaristi Peter Straughan ve henüz ilk uzun metraj senaryo denemesini yaşayan Jon Ronson ile çalışıyor. Mizahi yönü ön planda olan, dakikalar geçtikçe dramatik boyutu artan ve gizemli olduğu kadar sosyal eleştiriler de barındıran bir film yapmaya özen gösteren üçlünün iddialı bir iş çıkardığını söylemek çok da imkansız değil. Her biri bir diğerinden daha tuhaf, daha farklı alışkanlıkları olan, esasında biraz da ürkütücü beş karakterin yanına eklenen sıradan insan Jon’un bu gruba ayak uydurma süreci olarak başlayan Frank, bir zaman sonra beslendiği komedi türünden feragat ederek grup dinamiklerinin sorgulandığı, ayrılıkların baş gösterdiği bir yol ve yolculuk filmine bürünüyor. Haliyle mizahın dozu da azalıyor fakat yönetmenin filme olan katkısında, seyirciye kendini hissettirme çabasında bir eksiklik gerçekleşmiyor. Karmaşık olmayan bir hikayeye, aynı sadelikte anlatımıyla ressamlık görevini üstlenen Abrahamson’ın eleştiriye açık en belirgin tercihi ise seyircisinin duygulanımıyla çok keskin virajlar çizerek oynuyor oluşu. Her ne kadar genel seyrinde komediden dramaya akan bir film olsa da Frank’in bütününe baktığımızda sahnelerin kendi içinde, çoğu zaman seyircinin kendi bakış açısı doğrultusunda türden türe atladığını fark edebiliyoruz. Bu durum bazıları için rahatsızlık vermeyebiliyor, o popülasyon filmi büyük oranda ya komedi ya da drama olarak değerlendirebiliyor. Haliyle her iki grup için de Frank başarılı bir film olarak hafızalarda yer edinmeye hazır hale geliyor. Fakat dikkatini tek yönlü odaklayamayan üçüncü grubun Frank ile işi hayli zor. Ne hissedeceğini bilememek, zıtlıklar içinde kalmak filmin seyir zevkini etkin biçimde yönlendirmeye açık hale getiriyor.

Frank’in popüler kültürden de beslenen bir film olduğunu söylemek mümkün. Yönetmenin özellikle sosyal medyanın bugünkü gücünden üstü kapalı şekilde bahsettiğini fark etmek esasında çok da zor değil. Jon’un takipçi sayılarını, kendisine gel(mey)en mesajları an be an ekrana yansıtan Abrahamson, klasik metotlarla dönemin hakim kültürünün domine ettiği yeni yapıyı basit bir şekilde harmanlıyor. Filmin çok büyük kısmını kafasındaki tuhaf maskeyle geçiren Fassbender özellikle son dakikalarda şapka çıkarılacak bir performans ortaya koyarken Gyllenhaal’ın resmettiği itici, kendinden emin kaltak tiplemesinin iddialı bir portre olduğunun altını çizmek gerekir. Sonuç olarak Frank’in her telden çalan, belli noktalarıyla her türden seyirciye ulaşmaya çalışan güzel bir eser olduğunu söylemek mümkün. Katıla katıla gülmek de size kalmış, bir şarkıya eşlik edip göz yaşı dökmek de.

Diğer yazıları Burak Hazine

Dünyanın Sonu İle İlgili En İyi Filmler

Sessiz sinemanın hakim olduğu günlerden beri gerek stüdyo yöneticileri, gerekse yönetmenler dünyanın...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir