Labor Day (2013)

Juno ile gönüllerimizi fethettikten sonra Up In the Air ile kariyerinde önemli bir viraj dönen genç yönetmen Jason Reitman’ın Diablo Cody ile ikinci çalışması Young Adult‘ın nasıl bir hayal kırıklığı yarattığını herkes hatırlar. Başrolde yer alan Charlize Theron’un dahi kurtaramadığı filmin hemen ertesinde Joyce Maynard’ın 2009 tarihli romanı Labor Day’i beyazperdeye aktarmak için kolları sıvayan Reitman, yanına Kate Winslet ve Josh Brolin gibi Hollywood’un önemli isimlerini yanına alarak Labor Day projesini hayata geçirdi. Yalnızlığı ve korkuları, sosyal yaşantısının önüne geçen Adele ile hapishaneden kaçan Frank’in bir tesadüf sonucu başlayan aşklarını anlatan Labor Day için yönetmenin kariyerinde dönülmesine pek de gerekli olmayan bir viraj olarak dikkat çekmek gerekiyor.

Kendini belli bir kalıba sokmakta zorlanan film, her ne kadar ağırlıklı olarak dramanın damarlarından beslense de Reitman’ın yersiz tercihleri sonucu genel olarak gerilimin sularında geziniyor. Yaptığı birkaç düşük ve bir ölü doğum sonrasında psikolojisi iyice bozulan Adele’in, kocasının kendisini terk etmesinden sonra hayata bağlı kalmasının tek sebebi olan oğlu Henry ile bakımsız bir evde yaşadığını anlamamızla başlayan hikaye, çok geçmeden kaçak Frank’in kendini zorla misafir ettirmesiyle devam ediyor. Frank’in eve gelmesiyle oluşan gerilim kısa sürede kendini rahat ve mutlu bir ortama bırakıyor zira Adele, ihtiyaç duyduğu sevgiye, Henry ise eksikliğini hissettiği baba figürüne kavuşmuş gibi duruyor. Bu huzura rağmen üçü de diken üstünde yaşamaya devam ediyor zira Frank’in köşe bucak arandığı gerçeği var. Karakterlerin bu rahatsızlığı ve şüphesi seyirciye de kolayca yansıyor çünkü Reitman, filmin gerilim ögelerini ilk ve son on yarımşar saatlere yığmış olsa da gerek kullandığı müziklerle, gerekse manasız diyaloglarla bu huzursuzluğu tüm filme yayıyor. Belki de Labor Day’in en büyük handikabı bu noktada ortaya çıkıyor. Esasında bir kısa metraj film çerçevesinde rahatlıkla işlenip bitirilebilecek bir proje, Reitman’ın elinde gereksizce uzayan; haliyle türler karmaşası yaratan bir esere dönüşüyor. Her ne kadar üç karakterin kendi içsel sorunlarına yeterince değinilse de bir aile draması atmosferinde seyredeceğini hissettiren filmin seyircide daima merak uyandırmak adına büründüğü şekiller çoğu zaman rahatsızlık veriyor. Baş karakter olarak nitelendirebileceğimiz Henry’nin Frank için önce yok olmuş baba figürünü dolduran bir misafir olduğunu hissetmesi, sonraları yavaş yavaş annesini elinden alacak bir düşman gözüyle görmesi oyuncu Gattlin Griffith’in de çabalarıyla ekrana çok güzel yansısa da özellikle sonlara doğru bu karmaşanın iyice çığırından çıkması, karakterin kararsız bir hale bürünmesi filmin zihinde oluşturduğu akışla uyuşmuyor.

labor-day-movie (1)

Bir diğer önemli karakter Adele’in senaryoda etkin bir kimliği varmış gibi gözükse de esasında sönük bir karakter olduğunu kabullenmek gerekiyor. Kate Winslet’ın banliyö kadınını ikinci kez canlandırdığını görmek, oyuncunun yeteneklerini bir kez daha kutsamamız adına güzel bir detay fakat kendisinin Labor Day’deki görmezden gelinen performansının altında yatan sebebin güçlü bir tipleme yaratamadığı olduğunu belirtmeliyiz. Adele büyük acılar çekmiş, en sonunda içine kapanmış ve duvarların ardına saklanmış bir kadın. Neredeyse filmin başından sonuna dek yönetmen Adele’in bu kimliğini an be an vurgulamak için elinden geleni yapıyor. Fakat nedense Adele’in birden ortaya çıkan bir yabancıya bir anda aşık olmasının altını dolduramıyor. İşin ilginç yanı, Adele ve Frank ilişkilerini yaşamaya başladıktan sonra da Reitman’ın kadın karakter üzerinde kişilik ve duygulanım, sosyal yaşam konusunda değişikliğe gitmiyor oluşu. Filmin hiçbir detayı Adele üzerinde etkili olamıyor, bununla beraber damdan düşer gibi eve gelen bir adamın altı üstü evdeki birkaç hasarı tamir etti diye Adele’in yüksek duvarlarını bir anda yıkmış olması bu karakterin zayıf bir karakter olduğunun önemli göstergeleri. Sonuç olarak Winslet’ın pek başarılı performansına rağmen bu kadar geri planda kalmış olması filmdeki tiplemesi ve yönetmenin yanlış yönlendirmelerinden kaynaklanıyor.

Labor Day’in övgüye layık bir yanı varsa o da yönetmenin önceki filmlerinde de adı geçen Eric Steelberg’in görüntü yönetmenliği. Derinden gelen gerilime rağmen kamerasını yavaş hareket ettirmekten çekinmeyen sinemacının kadrajına aldığı detaylar filmin seyir zevkini biraz olsun arttırmaya yetiyor. Fakat buna rağmen Labor Day için başarılı bir film demek çok doğru olmaz. Seveni muhakkak olacaktır lakin filmin ne Reitman’a ne de oyuncu kadrosuna yakıştığını söyleyebiliriz. Biraz pozitif düşünecek olursak Labor Day’in, vakti zamanında Changeling’de Angelina Jolie’nin yana yakıla aradığı biricik oğlunu da canlandırmış Gattlin Griffith’in ileride iyi bir kariyeri olacağının sinyallerini verdiğiyle yetinebiliriz.

Diğer yazıları Burak Hazine

11. VES Ödülleri

Visual Effects Society (Görsel Efekt Topluluğu – VES) tarafından bu sene 11....
Devamı

2 Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir