Philomena (2013) Umudun Peşinde

Stephen Frears’ın İngiliz sineması için gelgitli yönetmenlerinden biri demek mümkün. Dangerous Liaisons, High Fidelity gibi önemli yapımların altında imzası bulunurken öte yandan geçtiğimiz sene Lay the Favorite gibi gereksiz bir film de yapmıştı. Elbette Frears’ın esas uzmanlığının televizyon sektöründe olduğu biliniyor fakat İngiliz kanı sinema perdesine değince ne olursa olsun bir şans vermek gerekiyor; bu şansı kullanabilen de adından söz ettiriyor. Şanslı yönetmenlerden Frears’ın son filmi Philomena, televizyon kariyerinin etkisini yüksek ölçüde görebileceğimiz bir drama. Pek sevdiğimiz bir diğer multi yetenek İngiliz Steve Coogan’ın kaleme aldığı, yapımcılığını üstlendiği ve başrollerden birine hayat verdiği film, yaşlı bir kadının bundan elli sene önce rahibeler tarafından zengin bir aileye verilen oğlunu arama öyküsünü anlatıyor. Philomena Lee’nin gerçek hayat öyküsünden uyarlanan Philomena, 33. İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi ve en iyi film dahil dört dalda Oscar adayıydı.

Coogan’ın, aynı zamanda filmde canlandırdığı karakter olan Martin Sixsmith’in yazdığı The Lost Child of Philomena Lee’den uyarladığı senaryo üzerinde durulması gereken bazı önemli noktalar barındırıyor. Filmin ilk bölümlerinde dikkat çeken bir takım kopukluklar, hikayenin nereye varacağını tahmin edemeyen seyircinin kafasını karıştırmaya sebebiyet verebiliyor. Philomena’nın Judi Dench tarafından hayat verilen şimdiki hali ile elli sene önce bir manastırda çalıştığı on dört yaşındaki yaşantısı arasında mekik dokuyarak esas karakterin hüzünlü hikayesine ilk bakışı atıyoruz. Bunu yaparken Coogan’ın belli noktaları eksik bırakması, daha sonra dolduracağı anlamına geliyor (diye umuyoruz) elbette zira film gizemli bir öyküyü çözmeye çalışmanın eseri. Philomena’nın kızının garsonluk yaptığı bir davette Martin isimli eski bir gazeteci ile tanışmasının ardından birdenbire ne olduğunu anlamadan Martin ile Philomena’nın kayıp bir çocuğun peşinden gidişine eşlik ediyoruz -ki filmin böylesi hızlı bir başlangıç yapması, olayların bağımlı bütününü bozması açısından handikap olarak değerlendirilebilir. Philomena başarıyla kaleme alınmış bir karakter. Judi Dench’in sorgulanamaz oyunculuğuyla hayat bulan yaşlı kadın karakteri, aslında kararsız ve ne yapacağı asla tahmin edilemeyen bir portre çiziyor. Filmin bazı noktalarında Philomena’nın bu hallerini seyre dalmak olay örgüsünün hızla akıp geçmesine olanak sağlarken tuhaf gelebilecek finalde karakterin takındığı tavır antipatik yönelimlere vesile olabilir. Fakat elbette bu tezatta ne senaristin ne de oyuncunun yargılanması doğru olacaktır zira filmin bir uyarlama olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmak zorunda -hikayenin değiştirilemez iskeleti bunu gerektiriyorsa hele daha özenli yaklaşmak zorundayız.

philomena-image02

Philomena karakterinin seyirciye kendini kabul ettirememe sebeplerinden biri de tanrı inancına olan bağlılığı muhtemelen. Yanlış anlaşılmasın, herhangi bir bireyin inançlarını yargılamaktan bahsetmiyorum burada. Senarist ikilinin düştüğü büyük bir hataya parmak basmak istiyorum sadece: Philomena, kendisinin kollarından çekilip alınan oğlunu arayan bir annenin dramatik bir öyküsü değil yalnızca, aynı zamanda bir tanrıcılık eleştirisi. Daha çok Amerikan sinema sektörünün verdiği ürünlerde karşımıza çıkan basit oyunlarla ele alınan inanç-ret mücadelesi, Philomena’da da karşımıza çıkıyor fakat Avrupa sineması kriterleri bazında baktığımızda seyirciye samimi gelmeyecek bir biçimde gerçekleşiyor. Kadın karakterin yetiştirilme tarzından doğan koyu inancına karşılık refleks yaklaşımlarda bulunan bir tanrı-tanımaz gazeteci karakterin inanç tartışması fazlasıyla gözümüze sokuluyor. Üstelik bu mücadelenin sonuçlanış biçimi (spoiler olmasın diye detaya girmeyi tercih etmiyorum) dramatik bir yapıyla temellendirilmiş bir filmin mizahi boyuta nasıl kaydığını ironik bir biçimde önümüze koyuyor.

Coogan’ın senaryosunda tartışmaya açık bir  diğer konu ise aranan oğul Anthony’nin (ya da bir diğer ismiyle Micheal’ın) filmde fazla geri planda kalıyor oluşu. Aslında Coogan bu konuda net bir tavır sergiliyor. Verdiği bir röportajda filmin esas karakteri olan Philomena Lee üzerinden hareket etmek zorunda olduklarını çünkü hikayeyi ondan dinlediklerini, onun bildiklerinden fazlasının bu filmde yer alamayacağını belirtiyor. Kitabı okumamış biri olarak Anthony hakkında daha fazla detay olup olmadığını bilmiyorum fakat filmi seyrederken, kahramanlarla birlikte gizemli karakterin arayışına giren seyirci için gizemin istenen düzeyde çözülemiyor oluşu biraz hayal kırıklığı gibi geldi bana. Zira Philomena bir karakter filmi değil. Başkalarının hayatını etkileyen, tanrıcılık oyununa gebe bırakan gizemli bir karakter üzerinden seyreden bu hikayeyi İranlı sinemacı Asghar Farhadi’nin işlerinin ucuz bir uyarlaması olarak görmek de buradan yola çıkılarak edinilmiş bir fikir olabilir -ya da fazlasıyla uçuk bir fikir!

philomena04

Film müzikleri deyince kişisel favorilerimden olan Alexandre Desplat’nın harikulade besteleriyle donatılan Philomena için Araf’ta kalmış bir film denebilir. Esasında filmi ince çizginin ne tarafına koyacağınız tamamen sizin film biter bitmez ondan ne aldığına bağlı. Zira Philomena defalarca seyredilmesi gereken, üzerine düşünülesi derin bir yapım değil. Başarılı oyuncu performanslarına rağmen övüldüğü kadar başarılı işlenmiş bir senaryosu olduğu söylenemez. Fakat sürpriz yaparak en iyi film kategorisinde Oscar adayı olmayı başarmasının ardındaki sırrı, film bittiği zaman rahatlıkla anlayabilirsiniz. İstanbul Film Festivali’nin 2014 sürümünü açmak içinse her telden seyirciye hitap edebilecek başarılı bir seçim olduğunu iddia edebiliriz sanırım.

Diğer yazıları Burak Hazine

Adolf Hitler T-Rex’e Binerse…: Iron Sky The Coming Race

Ülkemiz sınırlarında ilk olarak geçtiğimiz sene !f İstanbul’da seyretme şansını elde ettiğimiz,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir