Pompeii (2014)

Antik zamanları anlatan ve daha çok mitolojinin kaynaklığına sırtını dayayan filmler, hikayenin geçtiği kıta neresi olursa olsun Hollywood’un her zaman üst sıralarda yer alan tercihleri arasında oldu. Nedendir bilinmez, medeniyetin doğduğu ve hala hükmünü sürdüğü Avrupa’nın sinema sektörü kendi kadim öykülerini bu kadar sahiplenmez -esasında iyi ki sahiplenmiyor zira Avrupa sinemasını sanata hizmet eden bir oluşum yapan temel noktalardan biri de bu. Hollywood’un her sene bir ya da birkaç tane çıkardığı bu mitolojik öykülerin 2014 versiyonu ise daha önce hikayesini beyazperdede seyretmediğimiz bir felakete, Vesuvius Dağı’nın patlayıp koskoca Pompeii şehrini yerle bir ettiği efsanevi olaya odaklanıyor. Neredeyse tüm kariyeri Resident Evil filmleri çekmekle geçen Paul W.S. Anderson’ın yönetmen koltuğunda oturduğu film, pek çok kişinin Game of Thrones ile tanıdığı Kit Harington’ın başrolünde oynadığı bir iyi ile kötü savaşı; aynı zamanda bu savaş kadar ucuz bir zengin kız/fakir oğlan/zengin kötü adam aşk öyküsü.

Ailesi Romalı askerler tarafından gözleri önünde katledilen küçük Milo, bir gün bu facianın öcünü almak için yemin eder. Yıllar geçer fakat Milo, Britanya’nın en hızlı dövüşen adamı sıfatıyla Romalılara satılan bir köleden başka bir şey değildir. Götürüldüğü Pompeii şehrinde valinin güzeller güzeli kızı Cassia’ya ilk görüşte aşık olur; ne mutludur ki duyguları karşılıksız değildir. Fakat Cassia’nın gönlünü çalmaya çalışan Senatör Corvus, ikilinin bir araya gelmesi için elinden geleni ardına koymamaya kararlıdır. Corvus en hain planını devreye soktuğu andaysa ilahi adalet baş gösterir ve felaket, varlıklıların spor niyetine katliam seyrettikleri arenanın ortasında başlar. Vesivius Dağı, koskoca bir şehri ve tüm halkını yok etmek için püskürürken Milo, Cassia’ya ulaşmak için gökten düşen alevlerin arasında koşturur, durur.

Pompeii-1

Aynı zamanda açılış sahnesindeki birkaç cümlenin de sahibi olan Gaius Caecilius’un Mektuplar isimli eserindeki notlardan yola çıkılarak senaryolaştırılan Pompeii için bugüne kadar gerek sinemada, gerekse televizyonda seyrettiğimiz mitolojik aşk hikayelerinden farklı desek yanlış olur. Görsel efektlerin arkasına sığınarak filme seyirci çekmeye çalışan yapımcı şirketin ısmarlama senaryosu, Hollywood’un yıllardır ekmeğini yediği klişe hikaye noktalarının her birini acımasızca, üst üste tattırıyor. Köle ve soylunun aşkı, aynı kaderi paylaşan düşmanların esas düşmana karşı bir hareket etmesi, kötünün gücünü kullanarak antipatik hareketler sergilemesi, iyi karakterlerin ise kahramanlaştırılmak adına onurunu ve gururunu her şeyden önde tutan, korkusuz ve cesur bir çerçevede çizilmesi bu noktalardan yalnızca akla ilk gelenleri. Bir tarafta malum gururlu, onurlu, kahraman tipler dururken tam karşılarında ise kibirli, soylu tiplemeler yer alıyor. Öyle ki Pompeii’nin gerek hikayesi gerekse karakter taslakları hiçbir açıdan özgün olmaya müsait değil. Hollywood’un daha önce işlediği (işlemeye çalıştığı?) mitolojik öykülerin neredeyse tamamını alın, mizanseni patlayan bir yanardağ yapın: Karşınızda Pompeii. Ucuz romantik dokunuşlar, şans üzerine kurulu ve hiçbir şekilde ters köşeye yatırmayan düellolar ve dahası… Yönetmen Anderson’ın isim ve soy isim konusunda meslektaşının izinden gitmediği ve hiçbir zaman da gitmeyeceği aşikar zira başında oturduğu filmi ne bir şey anlatıyor ne de bir şey aktarıyor. Göz mastürbasyonu diyebileceğimiz, görsel ve ses efektlerinin dahi başarılı kabul edilemeyeceği Pompeii’nin oyuncu performansları da en az filmin bütünü kadar kötü. Kadroya “and …” kontenjanından giren (hani şu filmlerin başında cast akarken en saygın oyuncuyu en sonda bu etiketle yansıtırlar ya) Kiefer Sutherland’in bile kendi yeteneklerini sorgulatıcı bir işe imza atması bu iddiayı fazlasıyla destekler nitelikte. 

ENTER_MOVIE-POMPEII_1_MCT_17342359

Avrupa sineması kendi mitolojik tarihlerine bu kadar ucuz yollardan el atmamakla doğru adımlar atıyor. Hollywood ise her seferinde olmayan kültürlerini örtbas etmek amacıyla başkalarının hikayelerini kendi basit bakış açısıyla sinemaya mal etmeye devam ediyor. Bunun en yeni örneği Pompeii. Sıradan sinema seyircisini hedef kitlesi yaptığı halde, malum seyircinin önüne her seferinde aynı malzemeyi farklı sunumla koyarak büyük hatalara düşüyor zira bu kitlenin de gün geçtikçe yenilik istediğini ve isteyeceğini tahmin edemiyor. Sonuç olarak Anderson’ın Pompeii’si kötü bir film olmaktan öteye geçemiyor. Sırtını dayadığı teknik yönü itibariyle dahi değersiz klasmanında sayılacak filmin 100 milyon Dolarlık bütçesine rağmen ABD’de 25 milyon Dolar hasılat dahi yapamamış oluşu da tüm bu yenilik arayışının maddi kanıtı diyebiliriz.

Diğer yazıları Burak Hazine

Eurovision Şarkı Yarışması 2012

Bu yarışmayı seviyorum. Özellikle ABD ve İngiliz müziği dışında pek bir şey...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir