Kış Uykusu (2014)

Filmler vardır, eğlenmek için. Filmler vardır, seyredip geçmek için. Filmler vardır, seyredilip bellekte yer edinmek için. Ve filmler vardır, okumak için… Artık yabancı bir sinemacıya Türkiye sineması hakkında soru sorulduğunda alınan tek cevabın Yılmaz Güney olmamasının kanlı canlı sebebi Nuri Bilge Ceylan’ın sinemanın en büyük onuru olan Altın Palmiye’yi ülkemize 32 yıl sonra getirdiği son filmi Kış Uykusu işte tam olarak o filmlerden biri. Üç saati aşkın süresinde her anı insanı anlatmak için özel olarak kurgulanmış, perdeye yansıyan her bir görüntü ve dudaklardan dökülen her bir sözcük üzerine uzun uzun düşünülmüş bir film Kış Uykusu. Senaryonun Nuri Bilge Ceylan ve eşi Ebru Ceylan’ın geceler boyu süren tartışmaları neticesinde ortaya çıktığını artık bilmeyen kalmadı fakat artık düşünülmesi gereken şey ikilinin, kusursuz bir gerçekçilikle yarattıkları karakterler üzerinde kendi benliklerinden ne kadar faydalandığı.

Haluk Bilginer’in adeta oyunculuk dersi vererek canlandırdığı karakteri Aydın, uzun yıllar tiyatroculuk yapmış ve sonunda eşi Nihal ile (Melisa Sözen) Kapadokya’ya, babasından kalma Othello Hotel’e yerleşmiş sözde bir aydın. Ablası Necla (Demet Akbağ) da eşinden ayrıldıktan sonra bu otele yerleşmiş, kardeşiyle birlikte kasabadaki mülklerinden elde ettiği parayı idare edip sefa süren bir karakter. Kış Uykusu’nun genel olarak bu üç karakter etrafında döndüğünü düşünecek olursak filmi rahatlıkla ikiye ayırmak mümkün. İlk bölümde Nihal ve Necla’nın ilişkisine (diğerlerine kıyasla) oldukça kısa bir bakış atıyor ve iki karakterin de mizacı hakkında ön bilgiler ediniyoruz. Nihal başta Necla’ya karşı sempatik yaklaşmaya çalışıyor çünkü Necla’nın fikirleri dünyaya, yaşananlara farklı bir pencereden bakabiliyor. Yemek masasında Necla’nın ortaya attığı kötülüğe kayıtsız kalma meselesi üzerinden daha da yeşeren bu ilişki, ikili yalnız kaldığı an birden yön değiştiriyor. Öncesinde Aydın’ın bu konuya bakış açısına tanıklık ettiğimizde aldığımız sinyaller, Necla ve Nihal’in tartışmasında seyirciyi filmin odak noktasına rahatlıkla taşıyor: Her üç karakter de memnuniyetsiz. Oldukça temel bir açıdan baktığımızda her üçü de parası pulu bol fakat içten içe bencil, kendi doğrularıyla yaşayan ve bir diğerine tahammül edemeyen, ıssız otelin duvarları arasına sıkışmış insan parçacıkları. Modern insanın en büyük problemlerinden birini temsil eden karakterler, birlikteliğin içinde yaşadıkları yalnızlığın üstesinden gelebilmek adına hiçbir adım atmazken adeta bu yalnızlığı daha da belirginleştirmek adına hareket ediyor. Zihinde oluşan bu ilk karmaşa, filmin belki de en etkileyici sekansıyla artık kurmaca bir halden çıkıp gerçekliğin içine dalıyor. Aydın, bir yerel gazete için yazdığı köşe yazısını hazırlarken onu rahatsız etmeyeceğini ve sehpanın üzerindeki dergileri kurcalayacağını söyleyen ablası Necla odaya giriyor. Tam bu noktadan itibaren de seyirci için bir filmi seyretme devri kapanıyor ve gerçeklik içindeki gözlemci kimliği baş gösteriyor.

kış uykusu 1

Aydın ile Necla’nın uzun uzadıya yaşadığı tartışma sekansı bir bütün olarak sinemanın bugüne kadar tanıklık ettiği en muhteşem yönetmenlik ve senaristlik becerilerinden biri muhtemelen. Necla’nın muhtemelen uzun zamandır içinde biriktirdiklerini kendi yarattığı küçük bir kıvılcımla Aydın’a yavaş yavaş nakletmesi işlerin boyutunu değiştiriyor ve Aydın’ın benliğinde daha derinlere dalma fırsatı yakalıyoruz. Aydın, aslında gerçek hayatta çok da yabancı olmadığımız bir tipleme ve Necla bunu anlatmak için seyirciye her türlü malzemeyle tarifi verip kenara çekiliyor. Aydın için sözde aydın tabirini kullanmamın sebebi de bu zira kendisi, pek çok konuda net ve değiştirilemez fikirleri olup bunları hiçbir zaman sorgulama zahmetine girmemiş biri. Necla’nın da dediği gibi inanç ve din üzerine ahkam kesebiliyor ama kendisi bir şeye inanmanın acizlik olduğunu düşünüyor. Üstelik bir şeye inanmayana da amaçsız gözüyle bakıyor. Kısaca fikirlerini olgu üzerinden değil, birey üzerinden değerlendirmeyi seçiyor. Onun için inanmak ya da inanmamak değil önemli olan; inanan ya da inanmayan. Olgu (ya da eylem) için doğruluk yahut yanlışlık muhakemesi yapmıyor, onun fikir dünyası insan odaklı düşünmeye çalışıyor. Zaten bunun ilk ipuçlarını da kahvaltı masasında Necla’nın kötülük üzerine öne sürdüğü tezine karşı oluşturmaya çalıştığı antitezle veriyordu. Necla ise Aydın’ın aksine farklı fikirlere daha açık gibi durmasına karşın çoğu zaman laf ile peynir gemisi yürütmeye çalışan bir tipleme. Daha çok seyircinin Aydın’ı tanıması için filme dahil edilmiş havası mevcut. Yanlış anlaşılmasın, kendisinin önemsiz ya da yan bir karakter olduğunu söylemek asla doğru değil lakin insanı, Aydın üzerinden anlatmaya çabalayan bir filmde pek de güçlü değil. Güçlü olduğu yanı, Aydın’ı beslemekten ziyade Kış Uykusu’nun gerçekçiliğine yaptığı katkıda kendini gösteriyor. Necla ile Aydın’ın bu tartışması, her ikisinin de haklı ya da haksız kefesine konulamayacağı, birbirini nötrleyen bir nitelik taşıyor. Her ikisi de bir diğerinin üstüne çıkmaya çalışıyor -her ne kadar Aydın başlarda buna karşı koymaya çalışsa da bir süre sonra Necla’nın söylemlerinin altında kalmak istemiyor. Belki kadınlar biraz alınacak fakat Ceylan ikilisinin Aydın karakterini yaratırken esasında ikilemleriyle yaşayan karaktersiz bir insan ortaya koymaya özen gösterdikleri gibi Necla’yı yaratırken de artık bir karakterden çok tipleme haline gelmiş; susmayan, iğneleyen ve uzatmakta üstüne tanımayan kadın tasviri yapmaya çabaladıklarına kendimi inandırmam zor olmadı.

kış uykusu 2

Kış Uykusu’nun ikinci bölümü diyebileceğimiz, Aydın ile Nihal’in ilişkisi üzerinden yürüyen kısımda ise Nuri Bilge Ceylan, yarattığı hikayenin yalnızca (herkesin dilinden düşürmediği gibi) Çehov stiliyle süslenmiş bir durum öyküsünden çok daha fazlası olduğunu müjdeliyor adeta. Nihal’in ilk bölümde geri planda kalışı, evde (ya da otelde) verdiği hayırseverler toplantısı ile kayboluşun belirtilerini yavaş yavaş gösteriyor. Önceleri kocası Aydın ile kurduğu diyaloglarda aralarında bir sıkıntı olduğunu hissettirse de, gerçek meselelerin döküldüğü tartışma sekansı öncesinde yönetmen net bir tavır sergileyerek ikilinin arasındaki soğuk suları seyircinin suratına serpiyor. Bu bölümün temel sekansı diyeceğimiz, Aydın’ın Necla ile yaşadığından çok daha uzun fakat odağa karısı Nihal’i de aldığı tartışma sahnesi ilk olarak evli çiftin yaş problemi üzerinden şekilleniyor. Orada burada yazılıp çizilirken Nihal için Aydın’ın “genç karısı” tabirinin sıklıkla kullanılmasının altında toplumsal ön yargılardan ziyade bu tartışma sekansının da olduğu aşikar. Aydın’ın, Freud’un amiyane tabiriyle şahlanmış at üzerindeki şövalye diye tanımladığı egosu üst benliğine, yani süperegosuna bu sekansta açıkça yeniliyor. Üçüncü element alt bilinç (id) de bu cümbüşe katılıyor ve Nuri Bilge, hayran kalınası gerçekçiliği ve gösterişi ile parlayan bu sekansta insan zihninin topografisini tek vuruşla seyircisinin önüne seriyor. Aydın başta koruyucu bir karakter. Nihal’in bir takım işler için fazla genç, fazla tecrübesiz olduğunu düşünüyor. Onun yerine bu işlere kendisinin bakması gerektiğine inanıyor ve Nihal’i de buna inandırmak için elinden geleni yapıyor. Bu fikir esasında bireyin karşı koyamadığı, kendi üzerinde test etmekte pek çok zaman çekimser kaldığı fakat başkalarının üzerinde rahatlıkla oyuna alabildiği alt benliğin yumuşatılmış, modernist bir tasviri. Alt benliğinin kural tanımaz halinin, üst benliğinin vicdan ile harmanlanan bütünüyle dışavurumu. Aydın, Nihal’in, doğru olduğuna inandığı şeyi yapmasını istiyor. Bu noktada üst benliğini konuşturuyor zira söz konusu meselenin detayları karakterin ağzından bir bir dökülürken vicdanın hükmü altında kalındığını anlamak fazlasıyla rahat. Lakin Aydın’ın kendi fikirleri çerçevesinde karısına kabul ettirmeye çalıştığı şey ve üslubu, alt benliğinin hakimiyetinde süregeliyor. Benlik ise ikisi arasındaki dengeyi yakalamakta güçlük çekiyor. Esasında bu, Aydın’ın hayatı boyunca derdi olan hallerin basit bir konudan doğan bir tartışma üzerinden yansımasından başka bir şey değil. Yönetmen, sadece bu vesileyle insan zihninin yapısal modelini ortaya koymaya çalışıyor. Böylelikle seyirci bir kez daha Aydın’ı ölçüp tartmak içim gözlemci koltuğuna oturuyor. Aydın’ı çözmek için uğraşmıyor; zira Kış Uykusu üzerinde uzun uzun düşünülsün diye yapılmış bir filmden çok herkesin kendi zihinsel haritasını (daha doğrusu modern insanı) keşfetmesi için çıkılmış bir yolculuk. Seyirci bu yolculukta gözlemci olmasına rağmen asla pasif değil; aksine maceranın en etkili ögesi. Aydın’ın, hepimizin en iyi tanıdığı insanı temsil ettiği fazlasıyla aşikarken pasif kalmaktan bahsetmek mümkün değil. Nihal’in hikayesinin derinliklerine indikçe de (her ne kadar Aydın tasviri ile kusursuz biçimde kendi haritamızı gözden geçirsek de) insanın var olma amaçları ve duygular üzerinden eksiklikleri kapatmaya çalışıyoruz. Nihal, Necla’dan çok daha öte bir karakter lakin o da Necla ve Aydın gibi hırslarına yenik düşmüş, belirsizliğin karanlık sularında çırpınmaktan başka yapabileceği bir şey olmayan aciz bir tasvir. Necla’daki güçlü duruş Nihal’de yok; Nihal her ne kadar kendi ayakları üzerinde durmaya çaba gösterse ve kendini buna inandırmak için var gücüyle çalışsa da aslında başkalarının amaçlarına muhtaç bir araç olmaktan öteye gidemiyor. Aydın’ın da dile getirdiği gibi hayırseverlik adı altında birileri tarafından kullanılıyor. Belki yaptıkları iş sorgulanması dahi toplumsal normlar açısından doğru olmayan bir iş fakat Aydın’ın fikirleri doğrultusunda da üzerinde yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Aynı Necla ve Aydın’ın tartışmasında olduğu gibi Nihal ve Aydın da aslında birlikteliklerini sorguladığı bu tartışma sekansında haklıyı ya da haksızı oynamıyor. Aydın benliğinin kontrolünü kaybetmiş dengesiyle boğuşurken Nihal başlarda henüz zihinsel haritasını oluşturamamış bir karakter izlenimi yaratıyor. Beklenen patlamayı yapması ise pek uzun sürmüyor. Yine de Nihal’in insanın zihinsel haritasında bir yan portreyi doldurduğuna inanıyorum. İnsan, kendisi için yaşadığına inanacak her şeyi zihninde barındırırken duyguları kenara itebilecek kadar gelişmiş bir organizma değil. Zihin başlı başına duygulardan arındırılmış bir yapı olsa da Nihal gibi duyguları ve amaçları dolduracak malzemelerden beslenmeye ihtiyaç duyuyor. Aksi takdirde salt haliyle işlevsiz, huzursuz, tatmin olamayan bir hal almaya mahkum kalıyor.

kış uykusu 3

Ceylan’ın filminde öğretmen Levent, din adamı Hamdi ve alkolik İsmail gibi yan karakterler de mevcut ve her biri, zihnin bir organizmayı tamamlamaya yetecek yan elemanlarına katkıda bulunuyor. Kış Uykusu için insanı anlatıyor derken yalnızca sıradan insanların gerçek yaşamlarından, çarpıcı örnekler sunmasından bahsetmiyordum. Aydın, Necla, Nihal ve diğer karakterler, insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerin yine insan bedeniyle tasvir edilişinin malzemelerinden ibaret. Yönetmenin önceki filmlerine kıyasla diyaloglara bu denli ağırlık vermesinin sebebi de burada yatıyor. Gökhan Tiryaki’nin dış mekan çekimlerini özletmeyen, aksine gözümüzdeki kıymetini katlayan iç mekan çekimleri ve ışık kullanımı da kendi zihnimize dışarıdan bir gözlemci olarak yaklaşmaya çalıştığımız bu yapıtın kolaylaştırıcı ögesi oluyor. Ceylan, her ne kadar durum üzerinden seyretmeye çalışsa da olaylar üzerinden filmini besleyerek iç dünyamızla gözlerimizin tanıklık ettiği dış dünyanın muhteşem bir armonisini önümüze koyuyor. Mizahın seyirciyi yalnız bırakmadığı Kış Uykusu; yazının başında belirttiğim gibi insanı okumak üzerine kıymetli bir eser. Film üzerine konuşulacak çok şey, keşfedecek çok fazla gizem var. Fakat zihninizin derinliklerine inebildiğinizi ne kadar inanırsanız inanın, bu filmi seyrettikten sonra çok daha fazlasını görebileceğinizi fark edince aslında oluşturmaya çalıştığınız haritanın tamamlanmaya ne kadar uzak olduğunu anlayacaksınız. Nuri Bilge Ceylan’ı kariyerinde zirveye taşıyacak filme de bundan daha azı yakışmazdı.

kış uykusu 4

Diğer yazıları Burak Hazine

Yılmaz Güney Filmleri Haftası

Sinemamızda derin izler bırakan yazar, yönetmen ve oyuncu Yılmaz Güney, ölümünün 30....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir