Gerekli İllüzyonlar: Kara Şövalye ve Büyük Engizisyoncu

Yazar: Yağız Ay

Edgar Allan Poe’dan Manic Street Preachers’a kadar popüler kültürde neredeyse her alanda karşımıza çıkan Auto-da-Fé, 15. Yüzyıl İspanyol Engizisyonu, din adına yapılan katliamlar arasında aykırı bir örnek olarak tarihteki yerini alır. Alıştığımız köktenci, kendinden daha büyük bir amaçla gerçekleştirilen kötülüğün aksine burada engizisyon insanların ruhlarını sevgi ile “kurtarıyor”, işkence ile “temizliyordu”. Bu yapıyla ilgili en önemli hikâyelerden biri şüphesiz Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inde yer alır. İvan’ın Alyoşa’ya onun sorularıyla ara ara kesintiye uğrayarak anlattığı hikâyedir bu. İsa geri dönmüş, sokaklarda mucizeler gerçekleştirmektedir. Kısa sürede insanlar onu tanır, ona tapınırlar ve yine kısa sürede engizisyon İsa’yı tutuklayıp ertesi gün yakmak üzere hapse atar. Akşam, Büyük Engizisyoncu İsa’yı hücresinde ziyaret eder ve insan doğası, özgürlük gibi kavramlarım irdelendiği modern edebiyatın mucizevî  monologlarından biri ortaya çıkar. Büyük Engizisyoncu, İsa’ya kızmaktadır. Onu Kilise’nin işine karışmakla suçlar, artık ona ihtiyacı kalmadıklarını vurgular: “Sizleri hürlüğe kavuşturmak isterim diyen, sen değil miydin? Şimdi gördün bu hür insanları… İnsanlar isyancıydı, isyancılar mutlu olabilir mi? Seni uyarmaya çalıştılar; uyarma öğüt eksik değildi ama dinlemedin, insaları mutluluğa götüren biricik yolu teptin.” (Karamazov Kardeşler II. Cilt, sf. 152-3) Engizisyoncu’nun İsa’ya öfkesinin temel nedeni “isyancı” ve kötülüğe doğru ilerleyen insanlara serbest seçim hakkını tanımasıdır. İnsanların her daim kötülüğe sürükleneceği onun soğuk, kansız dudaklarından dökülen sözcüklerin yegâne anlamıdır. Özgürlüğü fazla görmektedir.

grand_inquisitorŞimdi,  bir süreliğine 15. yüzyıl Sevillasından çıkıp belki de eşit ölçüde tekinsiz ve kanın götürdüğü sokaklara sahip olan Gotham’a gelirsek; yukarıda basit parçalarla özetlemeye çalıştığımız monolog Joker ve Batman’in sorgu sahnesinin (roller değişmek şartıyla) oldukça benzeri değil midir? “Görürsün, işler biraz sarpa sarmaya başladığında bu ‘medeni insanlar’ birbirlerini yerler.” Bu sözler Joker’e ait. Pekala insanların ne kadar güvenilmez ve bir otorite tarafından kontrol edilmedikçe vahşi olduklarını söyleyen Büyük Engizisyoncu’ya da ait olabilirdi. Ancak, bunu düz bir paralellik ile düşünmek bizi bir paradoksa götürür. Paradoksun özü film boyunca bize sordurulan bir sorudur aslında: Joker kimdir, ne ister? Ne kadar Christopher Nolan ve senaristler Joker’i nihai bir anarşist olarak tanımlasa, çizse de da Joker tam tersine bir anarşist olmaktan epey uzaktır.  Archos sözcüğü yöneten anlamına gelmektedir, türettiğimiz kelime ise “yöneten yokluğu” anlamına gelir. Anarşistin hedefi insanlar üzerinde etkisi olan yöneticiyi, baskıları parçalamaktır;  Joker’in ise yöneticilere veya hiyerarşiye karşı olmadığı ortadadır. Daha ziyade onun derdi her insanın her insana karşı uyguladığı baskılar, iktidardır. Bir anomist, Camus’nün Meursault’sunun çizgi roman halidir aslında. Toplumdaki bütün kuralları ortadan kaldırmayı, Hobbes’un bellum ombium contra omnes (herkesin herkesle savaşı) dediği “düzensizlik düzenini”, bir kargaşa saltanatını hedeflemektedir. O halde Büyük Engizisyoncu ile aynı doğrultuda olmaktan epey uzaktır. Ancak,  paradoksal bir şekilde benzer sözleri kullanırlar. Harvey Dent’e söylediği yarısı yalanla doldurulmuş konuşmadaki bir söz farklılığı netleştirmemize yardımcı olur: “Ben plancı biri değilim. Plancılara her şeyi kontrol etme girişimlerinin ne kadar aptalca olduğunu göstermeye çalışıyorum”.

Joker ve Büyük Engizisyoncu arasında farklılık aslında, Batman ile onun arasındaki benzerlikleri de ortaya koyar. Batman, insanlara inanır, onlara şans tanır (pislik yuvasına dönmüş Gotham’ı yok etmeye çalışan Ra’s Al Ghul’a dediği “Burada iyi insanlar var” sözünü hatırlayın) ancak hangi koşullarda? Batman gerçekten özgür insanların iyiliğe yönelebileceğini mi düşünmektedir? Joker’in feribot patlatma planını insanlara inanarak bozar. Onların içlerinde bir iyilik olması ona uğruna savaşılacak bir yer verir. “Gotham kurtarılamayacak bir yer değil”. Fakat bir olay bu tutumun tamamen sekteye uğramasına, bundan vazgeçmesine sebep olur: Harvey Dent’in değişimi ve onun Two-Face oluşu. Ivan’ın hikâyesinde ilginç bir nokta vardır. Batman’in bu olaydan sonra aldığı tavrı netleştirmemize yardımcı olabilir. Büyük Engizisyoncu bir yerde şöyle der: “Özgürlük, daha doğrusu hiçbir etki altında olmayan özgür bir akıl ve bilim insanları öyle geçilmez yollara götürecek, onları öyle mucizeler ve öyle çözülmesi imkânsız sırlar karşısına getirecektir ki, aralarından en boyun eğmez, en atılgan olanları kendi kendilerini mahvedeceklerdir. Öbürleri gene boyun eğmeyen ama güçleri yetmeyenler ise birbirlerini yok edeceklerdir. Yalnız geriye kalan üçüncü grupta olanlar, sürüne sürüne ayaklarımızın dibine gelecekler, bize ‘Evet, siz haklıymışsınız, yalnız siz onun sırrını biliyormuşsunuz. İşte size dönüyoruz, bizi kendimizden kurtarın’ diye bağırarak yalvaracaklar”.

batman1

Bu anekdotta ilgi çekici olan Ivan’ın din ve otorite olmadan insanların kendilerini mahvedeceklerini söylemesine karşın romanın sonunda kendisinin bu konuma gelmesi, açıklayamadığı sırlarla karşılaşmasıdır. Batman için de aynısı geçerli değil mi? Harvey Dent’in Two-Face’e dönüşümü ile Batman açıkça “iyi insanların” varlığına olan inancını yitirmiştir. Kendi deyimi ile “en iyileri” dediği azılı bir suçluya dönüşmüştür. Verdiği karar ise bu sefer onun Büyük Engizisyoncu rolüne oturduğunu gösterir: Toplumu bir yalanla ayakta tutmak. Kitleleri mutlu etmek için onlara yalan söylemekten başka şansı kalmamıştır ve bunu yaparken kendini yok etmiştir. Oscar Wilde, The Soul of Man Under Socialism isimli ufuk açıcı denemesinde “Bencillik, insanın istediği gibi yaşaması değil, başkalarını kendi istediği şekilde yaşamaya zorlamasıdır” der. Batman’in yaptığı bir hayli bencilcedir. Bu bencillik onunla sınırlı da değildir. Filmde karşımıza çıkan bütün yardımlaşma, dayanışma, birlik oluş bir yalanın ürünüdür. (Dent’in Batman olduğunu söyleyerek kendini tutuklatması, Gordon’ın ölü numarası yapması vb.)

Artık zindanda konuşan iki kişi rolü Joker ve Batman arasında değil; Batman ve Harvey Dent arasındadır. İnsanların iyi seçimler yapabileceğini artık savunmaz Batman. Harvey Dent öldükten sonra geri gelse, Gotham’ın sokaklarında dolaşmaya başlasa yapacağı ilk iş onu hapse attırmak ardından öldürmek oldurdu. Gerçek’in ortaya çıkması toplumda kaos yaratacak bir biçimde sunulur. Jack Nicholson’ın A Few Good Men’de “Gerçeği mi istiyorsun? Gerçeği kaldıramazsın!” sözü hemen akla gelir burada. Batman’in sözlerine bakarsak bu yalanın yüceltildiğini görürüz: “Gerçek bazen yeterli değildir. Bazen insanlar daha fazlasını hak ederler”.  Leo Strauss, bu daha fazlasına “asil yalan” der. Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesine Katkı isimli metninde çokça bilindiği ve yanlış anlaşıldığı üzere “Din, kitlelerin afyonudur” sözünü sarf eder. Bu ilk bakışta “din çok kötü, bizi uyutuyorlar” şekline algılansa da Marx’ın kastettiği daha farklıdır zira afyon (opium) sözcüğü olumlu anlamıyla yani Batman’in kullandığı anlamıyla kullanılmıştır. Kitleler din olmadan çok kötü haldedirler, din sayesinde hayatlarına bir anlam kazandırılır. “Beyaz Şövalye” yalanı kitlelere hayatlarına bu bağlamda bir anlam kazandırır. Fakat, Gerçek her zaman “orada bir yerdedir”.  Her an bir kıyamet olarak geri gelerek kurulan bu sembolik düzende yarık açabilir. Nitekim devam filmi Kara Şövalye Yükseliyor’da gerçekleşen tam da budur.

Büyük Engizisyoncu hikâyesinin sonunda hiç konuşmamış olan İsa, Engizisyoncu’yu öper. Ardından, Büyük Engizisyoncu İsa’ya gitmesi için izin verir. Gider ve bir daha asla geri gelmez.  Büyük Engizisyoncu’ya atıfta bulunan bir başka yazar Noam Chomsky, Necessary Illusions kitabında yaşadığımız toplumun bu şekilde kontrol altında tutulduğundan bahseder. Kitle imha silahlarının açıklanmaması, gizli savaş planları… Hepsi “iyiliğimiz” içindir. Peki, bir şekilde, Morpheus’un deyimiyle, “Gerçek’in Çölünde” kendimizi bulursak? Kara Şövalye’nin buna yanıtı yoktur. Mevcut krizi olabildiği kadar öteler yalnızca. Ta ki bu öteleme belli bir süre sonra (örneğin 15 yüzyıl gibi) ittirdiğini kökünden kazıyana kadar. Alyoşa’nın bu hikâyeye tepkisi ise günümüzdeki bu “toplumlarımız yalnızca bir yalan ile ayakta durabilir” düşüncesiyle beraber eleştirel düşünmenin kapısını aralayabilir: “Ama… saçmalık bu! Dedi. Şiirin, düşündüğün gibi kötülemiyor, övüyor İsa’yı.. ….Başkalarını kendilerine köle etme isteğidir bu yalnızca, iğrenç bir tutku… gelecekte, bizim eski köleliği andıran bir devir yaratmak peşindeler… kendileri de kölelerin sahipleri olacaklar… Belki Tanrıya bile inanmıyorlardır. Senin acı çeken engizisyoncun yalnızca bir hayaldir…” 

Diğer yazıları Konuk Yazar

Yuri Norstein: Masallar ve Çocukluk Üzerine

Bir yönetmen düşünün ki bugüne kadar yapmış olduğu filmler dünya çapında pek...
Devamı

3 Comments

  • çok güzel bir yazı hazırlamışsınız. alıntı ve yorumlarınız filmin ana unsurlarına çok iyi değiniyor. birkaç kez üst üste okumak gerekiyor. fakat keşke biraz daha detaya girerek filmin sosyopolitik ve felsefi göndermelerini de iyice açsaymışsınız. mesela the dark knight rises filminin aynı dönemde gerçekleşen occupy wall street hareketi ile ilişkisi ve filmin prömiyerinin sabote edilmesi, gitgide yükselen bireysel ve toplumsal şiddete karşı batman imgesini bir tür üstinsan gibi sunması vb. bu film hakkında yazılacak ve çözümlenecek o kadar çok şey var ki, hatta bence bu film yirmibirinci yüzyılın en çok bilinen filmleri içinde en az anlaşılmış olanı. önümüzdeki yıllarda da malum ortamlarda daha çok uzun zaman konuşulacak ve derinden gidecek gibi görünüyor. sanırım kahramanlar ve antikahramanlar sinema sanatı var oldukça her zaman bir şekilde seyirciye kontrollü illüzyonlar sunmaya devam edecek. ama benim size asıl sorum şu: bu film o illüzyonu şifreliyor mu yoksa derinlemesine deşifre mi ediyor. the prestige filminin ilk ve son sahnelerinde de bu duruma bariz bir şekilde atıf yapılmamış mıydı: “Siz sırrı çözmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.”

  • öncelikle yorumunuz için teşekkürler. film elbette biraz daha açımlanabilir ve yazı daha derinleştirilebilirdi ancak ben ana odağını dostoyevski’den tutmak istediğimden açıkça bundan kaçındım, okumayı zorlaştırabileceğini düşündüm.ileride batman begins ve dark knight rises incelemesi yapmayı düşünürsem bahsettiğiniz noktalara (occupy wall streey gibi) değinmeyi mutlaka düşünürdüm. fakat dediğim gibi çapı kısa tutmanın daha iyi olacağını düşündüm. sorunuza gelince benim düşüncem (eğer yukarıda yeteri kadar belirtemediysem) filmin ikircikli bir tavır takındığı üzerine.tıpkı dostoyevski’nin yaptığı gibi bir fikir var ortada ancak buna yöneltilmiş zıt görüşü de barındırıyor içinde. buradaki bit yeniği zıt görüşün “kafayı sıyırmış” biri şeklinde betimlenmesi olabilir. o kişi bir şekilde deşifre etmeyi başarıyor. ama unutmamamız gereken, bize sürekli söylenen onun “kötü” olduğu. tıpkı rises’ın occupy işgalcilerini bane formunda terörist olarak sunması gibi, burada da joker illüzyonu kırmaya çalışanlar sunuluyor. ama karamazov kardeşlerde “kötü” gözüken, gösterilen sorgulayan alyoşa değildir, deliren ivan’dır. prestige alıntısı politik düzleme taşınacak olsaydı (ki bence dark knight bunu yeterince becerir) karşılığı batman’in son sözleri olurdu. dark knight’ın asıl sordurması gereken soru daha ziyade şudur bana göre: “neden şimdi hollywood’da toplumun yalanla ayakta durduğunu söyleyen filmler yapılıyor?” . filmin konumu, tutumu buradan netleşecektir. aynı temaya benzer filmleri 1940larda john ford’un çektiğini de not düşmek isterim.
    buna ek olarak (further reading dedikleri) bir de slavoj zizek’in “gotham city’de proletarya diktatörlüğü” makalesinin yardımcı olabileceğini söyleyebilirim.

  • Cevabınıza çok teşekkür ederim. Zizek’in bahsettiğiniz makalesini okudum. Çok da faydalı oldu.
    Batman konsepti ve ideolojik açılımları tam da Zizek’in üstesinden gelebileceği birşey.
    Ama bence bu konuyu tam olarak çözüme kavuşturmaya onun bile ömrü yetmez.
    yazısında, filmin occupy wall street hadisesini karikatürize etse de bununla sınırlanamayacak
    daha derin bir okumayı hak ettiğini söylüyor. işte ben işin politik yanının da ötesinde o derin okumanın peşindeyim aslında. Nitekim Nolan öyle yada böyle gelecek nesillerin üzerine çok tartışabileceği bir ürün ortaya koymuş. Ama bana göre fazlasıyla yanlış anlaşılmalara açık ve tuzaklarla dolu bir eserden bahsediyoruz. Çünkü son derece karanlık, ve türü için biraz fazla karmaşık (ki Nolan bunu hep yapıyor) bir hikaye var karşımızda. Açıkçası ne görmezden gelinebilir ne de tam olarak bir yere konumlandırılabilir.

    Zizek ‘Gotham City’de Proletaryanın Diktatörlüğü’ isimli o yazısında Nolan’ın eserini Charles Dickens üzerinden yorumlamış. Tıpkı Tarkovsky eserlerini Lacancı bir şekilde analiz ettiği gibi. Aslında doğru da yapmış. Fakat zengin sınıf-alt sınıf çatışması, birtakım radikal dinci örgüt benzeri oluşumlar (League of Shadows gibi) ve daha birçok felsefi gönderme bu filmi gerçekten her türlü okumaya açık hale getiriyor. Öyle görünse de bence aslında sıradan izleyicinin algıları üzerinden bir meydan okumaya kalkışmış Christopher Nolan. Yani amiyane tabirle ‘kuyuya öyle bir taş atmış ki’ çıkar çıkarabilirsen.
    Üstelik bana kalırsa birden fazla taş atmış da olabilir, bir kısmını hala elinde tutuyor da olabilir.
    Nolan hayranı olmasam da onun çektiği veya katkıda bulunduğu tüm filmleri birden fazla kez izledim.
    Bunu yapmamın nedeni 21. yüzyılın sineması, sanatı ve kültürel gidişatı bir ölçüde onun filmleri üzerinden okunabilir ve yorumlanabilir. Nitekim siz de yukarıdaki yazınızda onun eserinin tarihsel köklerine de ışık tutmuşsunuz. Konuyu çok fazla genişletip çerçeveden çıkmak istemem ama böyle nitelikli bir yazı görünce de kayıtsız kalamadım doğrusu.

    Çok önemli bir noktaya daha değinmek istiyorum. Nolan’ın Batman serisini önceki tüm batman
    filmlerinden ayıran bariz özellik bu filmlerin kendilerini çok ciddiye alan bir tavır takınması.
    Mesela Joker karakteri bile nedereyse bir Godfather filminde görebileceğimiz bir ciddiyetle
    resmedilmiş. Hatta bu seri neslimiz açısından yeni bir Godfather bile denebilir.
    Bir çizgi roman uyarlaması değil, düpedüz sosyal realitelere göz kırpan bir crime-thriller olmuş.
    Demek ki Nolan’ın derdi başka. Nitekim Tim Burton uyarlamaları çok daha mütevazi ve kara-komedi tadında, kendisini çok fazla ciddiye alan bir tavır takınmayan, tabiri caizse daha ‘sevimli’ filmlerdi. Fakat Nolan’ın serisi tüm zamanların en sevilen veya dikkat çeken birkaç filmi arasında sayılıyor. En azından bu yüzyılın. Bence bunda Joker karakterinin (tıpkı Hannibal Lecter karakterinde olduğu gibi) bir tür ‘brilliant villain’ olarak fazlasıyla alengirli bir performans sergilemesi de etkili olmuş olabilir. Pek çok kişi bu yüzden Joker’i bir nevi modern zamanlar Sokrates’i olarak gördü ve fenomen haline getirdi. yada belki de bu abartılı bir çıkarım da olabilir. Belki de Joker asıl konunun üstünü örten bir yan figür sadece ve bilinçli olarak seyircinin oraya odaklanması sağlanmaya da çalışılıyor olabilir. Hatta bence Joker özellikle özdeşleşim kurulabilecek bir karakter şeklinde resmedilmiş gibi görünüyor. Ondan sonra Harvey Dent asıl rolü üstleniyor zaten. Böylece Nolan sağ gösterip sol vuruyor. fakat üçüncü filmde işler daha da karmaşık bir hal alıyor. Son derece karanlık bir tablodan sürpriz bir villain hortluyor: Talia Al-Ghul. neticede hollywood’un tüm anlatım olanaklarını sonuna kadar kullanan Nolan, herkesin kendi gözünden farklı yerlerini anlayacağı bir yapıt ortaya koyuyor.

    Şurası çok açık ki Nolan izlenmek istiyor ama aynı zamanda seyircisine de meydan okuyor.
    O herkesi içinden çıkılması çok güç bir hiperrealiteye tanık edip, türlü senaryo ve kurgu cambazlıklarıyla zihinlerini imge bombardımanına tutuyor. daha ilk kısa filmlerinden Doodlebug da bile bu var neredeyse.
    Ben bu şekilde seyircisini kıvrandıran yönetmenlerden çok da hoşlanmam. Ki David Lynch bile
    her filminde yapmadı bunu. Ama Nolan vermek istediği mesaj çok açık da olsa -ki bence değil-
    bunu en dolambaçlı yollara başvurarak yapıyor. Onun sineması popüler kültürün hem içinde
    hem de epey üstünde olma iddiası taşıyor. Neyse sözü fazla uzatmadan bitireyim.

    Bu filmi, Bruce Wayne isimli bir çocuğun hayatını altüst edecek bir felaket yaşadıktan sonra,
    kaynağını çok da sorgulayamadığımız bir serveti kullanarak, hayatına nihai bir anlam katmak
    ve huzura kavuşmak için verdiği destansı bir mücadele olarak niteleyip geçmeyi çok isterdim.
    Ama ne Nolan’ın diğer filmleri, ne Hollywood’un genel olarak içinde bulunduğu durum, ne de
    dünyayı etkileyen bunca değişken içerisinde sinema kültürünün rolü buna izin vermiyor.
    Paranoyak olmayı bırakıp şunları da diyebilirim son olarak: İster doğrudan ister dolaylı olsun,
    herkes ne yapıyorsa aslında kendisi için yapıyor. Batman belki de sistemin işine gelen şeyleri de aslında kendi kaderini tayin eden bir kahraman olarak kendi kurtuluşu için yaptı ve son görevini de yaptıktan sonra kendini kurban etmiş süsü verip, batman olmayı bırakarak dikilen mezar taşı ve heykeliyle bir efsane olmayı seçti. Ama şimdilik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir