Snowpiercer (2013)

Uyarı: Yazıda spoiler olabilecek içerik mevcuttur, filmi seyretmeden okumanız önerilmez.

Post-apokaliptik ya da distopik filmler furyasına geç de olsa katılan Snowpiercer, Güney Koreli janr yönetmeni Bong Joon-ho imzası taşıyor. 1982 tarihli Le Transperceneige isimli çizgi romandan uyarlanan film, sosyolojik, politik ve haliyle ekonomik bir sistem ve toplum eleştirisi üzerine kurulu alt metinleriyle seyreden, görünür kısmına bakıldığında göz alıcı ışık kullanımı ve tamamı iç mekan/tek mekan çekimlerden oluşan kamera kullanımı ile seyirciyi mest edecek bir yapıya sahip. Yönetmenin önceki filmlerinin aksine, ortak yapımcıların Amerikan olmasının da etkisiyle Hollywood’un tanıdık yüzlerine yer verdiği filmi, aslında verilmek istenen mesajlar ışığında, insanoğlunun bir trene hapsolmuş yeni evreninde günümüz dünya çeşitliliğini sağlama fırsatını kullanmış oluyor.

snowpiercer5

Küresel ısınmadan korunmak için geliştirilen teknolojiler dünyayı bir buzul çağına ittikten 17 sene sonra geçen Snowpiercer, kuyruk bölümünde köle diyebileceğimiz kesimin, baş bölümünde ise yüksek sınıf insanların var olduğu bir trenin üç kıt’ada yaptığı yolculuğu kendi küçük evreni olarak kabul ediyor. Bir nevi yedi kıt’ada sekiz milyar insanın temsili haline gelen bu tren, zamanında tüm parasını lokomotif sanayisine yatırmış bir adamın kontrolünde hiç durmaksızın ilerliyor. Klasik Rus İngiliz edebiyatından (özellikle Charles Dickens’ın öykülerinden) tanıdık tasvirlerde olduğu gibi bir kuyruk bölümü betimlemesiyle başlıyor film. Ağızlarına sürdükleri tek şey protein çubuğu dedikleri zift karası bir jöle olan fakirler, bu bölmede yaşıyor yaşamasına ama hiçbiri niçin hala hayatta olduklarını bilmiyor. Yönetmen seyircisine bu soruyu sordurmak için de çok beklemiyor ve filmin üst üste binecek sistem taşlamalarından ilki -haliyle- bu noktada patlak veriyor. Eğer fakirler sefalet içinde yaşamaya mahkumsa, günümüzde olduğu gibi köle misali çalıştırılmayacaksa niçin bir facianın ardından hala özenle hayatta tutuluyorlar? Joon-ho, soruyu erken fısıldamasına karşılık yanıtı iki saat süren filminin sonuna saklamayı uygun görüyor: Çocuklar, düzenin düzgün işleyebilmesini sağlayan bir çarktır. Bu, tarihin her evresinde rastlanabilecek, en basitinden evrimin ve doğal hayatın korunmasının ilk ve en önemli kuralıdır. Hatta Snowpiercer, doğal seçilimin temel kuralı olan güçlünün ayakta kalıp zayıf olanın elenmesini de yine çocuklar üzerinden açıklayarak filmdeki temel taşlardan birini kolayca yerine oturtuyor. Güçlü olan burjuva, zayıfın bilek gücünden faydalanarak ihtiyacı olanı karşılıyor, ihtiyaç duymadığını ise kolaylıkla gözden çıkarıyor. Güçlü ile zayıfın mücadelesini, mükemmel sistemin yapı taşı olarak görüyor. Bir yandan dikta rejimi tasviri üzerinden kapitalist sistemin övgüsü gibi duran bu mesaj, aslında bugüne dek pek çoklarına ilham olup gerek sinemada gerekse edebiyatta malzeme olarak karşımıza çıkmış durumda. Zayıfın yapacağı devrimin, yine güçlünün kazancı olacağı yönündeki mesaj, esasında insanlığın varlığının devamını sağlamak için tek yol olarak gösteriliyor. Düşünürler bugüne dek bu basit fikri benimseyen ya da (çoğunlukla) benimsemeyen savlarla siyaset felsefesinin inşasına katkıda bulunmuş olsa da, mükemmel işleyişin insan olma olgusunu göz ardı ederek yine güçlünün lehinde şekillenmesi asıl olarak eleştirilmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken konu. Yakın dönemde Dan Brown’ın kaleme aldığı Inferno eserinde, aynı şekilde popüler kültürün malzemesi olmuş Açlık Oyunları evreninde de benzer bir fikir yapılanması görüyoruz. Hepsi de insanlığın, daha doğrusu sistemin devamlılığı için elenenler ve hayatta kalanlar disiplini üzerinden mesajlarını veriyor. Bir nevi doğal seçilim denen şeyi meşrulaştırmaya çalışıyorlar belki de. Bilimin reddedilemez kurallarından birinin, (en zayıfı dahi olsa) insan gibi, doğada kendini en kıymetli gören canlıya bu kadar acımasızca uyarlanıyor oluşu kulağa mantıklı gelen her şeyin arkasında durulmaması için şüpheli olgulardan biri sayılabilir.

snowpiercer-an-audacious-sci-fi-blockbuster

Filmin uyarlandığı eserden sonra yazılan fakat yönetmenin sanatını etkileyen bu eserler bir yana, hem edebiyat hem de sinema dünyasının kıymetli eserlerinden Oz Büyücüsü’nden etkilenmediğini söylemek yanlış olur. Frank Baum’un eserinden Victor Fleming tarafından uyarlanan filmdeki yarı ütopik evrenin kendini saklayan büyücüsü Oz’un Snowpiercer’daki karşılığı Wilford. İnsanoğlunun türünün devamını sağlayabilmesi için kendi yarattığı yeni evrende ipleri elinde tutan bu gizemli karakter, aslında Tanrı olgusunu temsiliyeti itibariyle Snowpiercer’ı tartışma alanı daha geniş bir düzleme sürüklüyor. Wilford’ın bilge halleri, onun bu var ettiği yeni dünyanın düzenine yenik düşmesine engel olamıyor gibi gözükse de filmin aslında Tanrı fenomenini elinin tersiyle ittiğini söylemek doğru olacaktır. Nietzsche’nin tanrıyı öldürmesinin peşinden giden Joon-ho, filmin tartışmalara yol açan finalinde aslında kendi eserinde kurduğu sistemi çökertmek yerine seyirciyi ters köşeye yatırıyor. Güçlünün kazanıp zayıfın kaybettiği ve bunun bir düzen üzerinden işlediği algısını tek çırpıda yıkan yönetmen, aynı anda sistemin/düzenin kendisi olan tanrısal fenomeni de yok ederek aslında iki saat boyunca zihinlere işlediği yapıyı temellerinden sarsarak var oluşun esas kaynağına gönderme yapıyor. Zenci bir çocuk Adem, Uzak Doğulu bir çocuk Havva seçiyor. Doğal seçilimin düzenin bir gereği olmadığı mesajını veriyor belki; fakat kendi vermek istediği final mesaj ile de işi fazla şansa bırakarak zihinlerde oluşturduğu her şeyi kaosa sürüklüyor.

snowpiercer132345

Tek mekanda geçen filmler furyasında kayda değer bir yenilik olan Snowpiercer, felsefi alt metinleri üzerine kafa yorulması gereken ve (her filmde olduğu gibi) farklı fikir yapılarına uyarlanabilecek kadar kararsız senaryosuyla kayda değer bir yapım. Nasıl ki insanoğlu, bu dünyada çıktığı yolculuğun küçük bir kısmını başkasının gözetiminde geçirir ve sonrasında bir amaca, aradığı gerçekliğe, lokomotifin önüne doğru yürürse Joon-ho da Snowpiercer’ı insanın yaşam yolculuğuna benzetiyor: Gözetim altında ve merak içinde geçen dönemin (ki filmde 18 yıldır bu süre; bir insanın reşit olması için geçen süreyle aynı) ardından, trendeki on sekizinci yıla girilmesiyle birlikte hareket başlıyor. Hatta bu vesileyle bile çocukların sistemin ana çarkı olduğu mesajını gizliden gizliye güçlendiriyor. Yönetmen, bu emekleme süresini kısa tutarak hayran kalınası aksiyon sahnelerinin domine ettiği erişkinlik dönemine ağırlık vermeyi tercih ediyor. Yine de gidilen yol ne olursa olsun, çocukların üzerinden seyreden düzen değişmiyor.

Üzerinde düşünülmesi gereken ve farklı okumalarla zenginleştirilebilecek bir film Snowpiercer. Oyuncu kadrosunun tümüyle başarılı performansı ve yönetiminin yanında teknik açıdan da herkesin göz zevkine rahatlıkla hitap edecektir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Hollywood’un Sınır Tanımayan Bağımsız Yönetmenleri

Hollywood. Amerikan film endüstrisinin merkezi. Dünyanın en eski ve büyük film stüdyolarına...
Devamı

4 Comments

  • Sanırım Tour de France izliyorsunuz siz de, Caner Eler geçen etaplardan birisinde bahsetmişti bu filmden :)

  • filmin ekolojik dengeyi bozan en kötü canlı türü olan bizlere “işte siz, tam da, siz busunuz “mesajını verdiğini açlık bahane bebekleri yiyecek kadar ve onların geleceğini yiyecek kadar barbar olan bizlere gönderme olduğunu…. evet sınıf farkını ancak bu kadar güzel verebilirdi protein çubuğuna kadar, ama ya o dönen çarkta “fiziksel güç,zeka,hırs, liderlik vasıfları” ayartılabilirmiydik , ayartılabileceğimizi adı üstünde insan işte..Ve vurucu final, üstün zeka ürünü teknolojiyle donatılmış , oluşturulmuş trenin içindeki insanlarla iki çocuk dışında yokolmasıydı.yeni Adem ve Havva ilginç sarı ve siyah ırk Alın size üstün zeka ürünü teknoloji,ve oluşturulan kast sistemi..sevdim finalini .Tüm yıkımlara rağmen dünyanın kendini tedavi etmesi tekrar canlanması o kutup ayısıyla ..Bu dünya var olmalı da insana rağmen..Bu dünya hepimizin eşit,dil,din,ırk her canlı eşit koşulda keşke olsa .

  • senaryonun v eyönetmenin ufak tefek git gellerine karşılık özellikle son sahnesi ile tokat gibi insana vuran bir film.Tabi ki kuyruktakiler den öndekiler kadar sınıfsal ilişkileride değerlendirmeden geçmemek gerek.
    Kısacas kesinlikşe seyredilesi bir film.

  • filmi izledikten sonra , yönetmenini bulsam da sorsam dediğim bir çok konuya siz cevap verdiniz.Teşekkürler Burak Bey..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir