Susuz Yaz (1963)

Yüzüncü yılını yaşadığımız ülkemiz sinema tarihinde Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı kadar macerası hüzünlü ve iç burkan bir başka film var mıdır? Türkiye sinemasının en güzel oyuncularından Hülya Koçyiğit’i henüz on beş yaşındayken herkese tanıtan filmin kadrajında anlatılanlar kadar, kadrajının dışında yaşadıkları da önemli. Devletin sansür politikasına uğradıktan sonra gizlice, bir arabanın bagajında yurtdışına kaçırılan, bir şekilde Berlin Film Festivali’nin ana yarışma bölümüne sokulan ve jürinin henüz filmi seyretmeyi bitirmeden Altın Ayı’yı verme konusunda fikir birliğine vardığı Susuz Yaz, bu başarısından sonra pek pragmatik Türkiye tarafından adeta bağra basılmış. Filmin oyuncuları ve yönetmeni, devlet tarafından ödüllendirilmiş; film için özel gala düzenlenmiş. Sanatın yürek burktuğu durumların gerçek yaşamla bağdaşan kısmı, Susuz Yaz için bununla sınırlı değil elbette. Aynı zamanda filmin başrollerinden birine hayat veren Ulvi Doğan’ın, cebini doldurmak için filme sahte oyuncularla ek pornografik sahneler eklemesi, Susuz Yaz’ın bilumum yabancı sinema salonlarında Kardeşimin Karısı ismiyle oynatılması, hiç şüphe yok ki Metin Erksan’ın bu dünyadan gözleri açık gitmesinin en büyük sebebidir. Türkiye sineması, hiçbir döneminde entrikalardan uzak kalmayı başaramadı lakin sinema tarihimizin en önemli eserlerinden birinin başına gelen tüm bu olaylar (ve bahsi geçmeyen dahası), sinemasever bir birey için yalnızca laf arasında geçmesi gereken yaşanmışlıklar olarak kalmamalı. Sinema, insanı ve doğayı günümüzde en güçlü şekilde anlatan sanat dalı haline gelmiştir; bunun sebebi ise işlediği konulardan tutun, kişilerce yapılış amacının dünya düzenini birebir yansıtmasına kadar gerçekle birebir uyumlu seyrediyor oluşudur. Aslında Erksan’ın Susuz Yaz’ı, yalnızca film makarasının yaşadıklarıyla değil, anlattığı hikayeyle de dönemi göz önünde bulundurulduğunda var olan düzenin en naif yeniden tasvirlerinden birini çizer.

susuz-yaz-ana

Osman, yozlaşmışlığın simgesidir. Kendi topraklarından çıkan suyu, köyün diğer insanlarıyla paylaşmayı kabul etmez. Kardeşi Hasan ise ılımlıdır, abisinin aksine köylünün bu suda hakkı olduğunu düşünür çünkü suyu topraktan çıkaran Tanrıdır. Hasan, kardeşi Hasan’ın sevdiği ve evlenmek istediği Bahar’a da göz koymuştur. O, yalnızca suya değil, kadına da sahip olmak ister. Evrensel çerçevede baktığımızda, Osman’ın yüzyıllar boyunca Âdemoğlunun sahip olmaya çalıştığı ve uğruna büyük mücadeleler verdiği iki elementi hedefine koyduğunu görürüz. Osman, bu iki elemente sahip olmak için farklı yollar izler: Suyunu köylülerle paylaşmamak için onlara yüksekten bakar, köylülere karşı açık konuşur ve orta yol aramak istemez. İşlediği suçu (kardeşini kandırarak) Hasan’ın üstüne yıkar, böylece Bahar’ı elde edebilmek için önü açılır. Yönetmen, gözleriyle ve sözleriyle her zaman Bahar’ı taciz eden Osman’ı, Hasan hapishaneye girdikten sonra amacına ulaşmış bir tipleme olarak çizmez. Üstüne, Osman’ın Bahar’ı elde etmesi için filmin yarısından itibaren sona kadar uzun bir yolculuğa davet eder seyircisini. Osman sinsi yaklaşır, Bahar’ı arzular fakat her seferinde ona dokunacağını düşünmemize rağmen asla genç kıza tecavüz etmez. En sonunda kardeşini zamanında kandırdığı gibi Bahar’ı da bir yalanla aldatarak, avının kendi ayağına gelmesini sağlar. Doğanın iki mucizesine; suya ve kadına karşı aynı amaç doğrultusunda farklı şekillerde sahip olmaya çalışır Osman. Aslında Metin Erksan’ın dünya düzenine sade bir eleştiri getirdiği düşünüldüğünde, kapitalist sistemin aynadaki yansımasıdır bu karakter. Paylaşmaz, paylaşmak isteyene tavrı nettir, bencildir, yalnızca kendisini düşünür, yeri gelince en yakın müttefikini karşısına alır/onu yarı yolda bırakır, hep daha fazlasına sahip olmak ister, diğerlerine hep yüksekten bakar. Osman’ın bu haline karşı sosyalist düzeni, köyün diğer erkekleri temsil ediyor gibi gözükse de yönetmenin bu bakış açısına sahip olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Zira köyün diğer erkekleri tembeldir, fikir üretmekten yoksundur, hilecidir, kendilerinin yetersiz olduğunu kabul eder ve mücadelenin emekle değil, zor kullanarak yapılacağına inanır. Onların bu kimlikleri göz önünde bulundurulduğunda Osman’ın, köyün diğer erkeklerine göre sosyalist/komünist düzenin bazı yönlerden daha iyi bir portresi olduğu bile söylenebilir. Osman, kendi içinde çatışan bir sistem betimlemesidir fakat hiç şüphe yok ki yozlaşmış kimliği filmi domine eder. Bahar ise (bir kadın olarak) bu sistemde, aynı su gibi uğruna savaşılacak bir nimettir; dünya düzeninde özneyi temsil etmekten uzaktır. Bu durumda Metin Erksan’ın cinsiyetçi bir bakış açısıyla filmi kotardığını düşünmek mümkün olsa da aslında filmin, var olan sistemin, sistemi en iyi yansıtacak özneler üzerinden sembolik bir anlatımla eleştirilmesi olduğunu gözlemlemek gerekir.

susuzyaz2

Bundan tam elli yıl önce ortaya konmuş bir film olduğu düşünüldüğünde, Susuz Yaz’ın yalnızca ideolojik yönüyle değil, teknik açıdan da zamanının ötesinde olduğunu kabul etmek önemlidir. Sinemamızda önemli izler bırakan Ali Uğur’un görüntüleriyle pastoral yaşamı her karede hissetmek mümkünken zaman zaman duyulan bağlama tınılarının filmin önemli bir eksikliğini kapattığının da farkında olmak gerekir. Gerçekçi sinema anlayışını fazla benimsemiş Metin Erksan’ın seçtiği başrolde kendinden sonraki nesillere ders veren Erol Taş’ın filmi tek başına sırtladığını söylemek de hatalı olmayacaktır. Dramatik bir eserin mizahi yönünü dahi kendisine saklayan usta oyuncunun sempatiyle antipati arasında gitmekten kendini kurtaramayan karakterini ölümsüz kılmasının en önemli sebebi herhalde budur. Öyle ki, kendine hayran bırakan final sahnesinde, film boyunca uğruna mücadele ettiği suyun içinde boğulup da en aşağıdan bedeni akıp giderken bile kendisine şapka çıkarmak isteriz.

susuz-yaz_9770

Diğer yazıları Burak Hazine

Rise of the Planet of the Apes

Tim Burton’ın 2001 yapımı Planet of the Apes filmini bilmeyeniniz yoktur. Mark...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir