Gerçekliğin ve Samimiyetin Aynasında: Zeki Demirkubuz

“Dostoyevski, benim için bir şoktu. Onu anlamam 10 yılımı aldı. Acı bizi birleştiren şey. Acı her yerde ve hepimiz onunla yüzleşmeliyiz. Benim bütün filmlerim onun hakkında. Dostoyevski aynı kitabı tekrar tekrar farklı karakterle  ve farklı durumlarla yazmış. Bende aynı filmi tekrar tekrar yapmaya çalışıyorum. Konuyu değiştirmek bana oportünizm gibi geliyor, sanki siyasi ya da finansal sebeplerden yapılıyormuş gibi.”

1964 yılında Isparta’da doğan Zeki Demirkubuz, orta öğrenimini doğduğu şehirde tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşir. Liseyi bitirmeden fabrikalarda çalışmaya başlar. Aynı zamanda dönemin Türkiye’sinde öğrenci-işçi ayaklanmaları, 68 kuşağının etkisini göstermekte ve ortalık savaş alanıdır. 70’li yılların sonuna doğru çatışmaların daha da arttığı Türkiye’de, 1980 yılına gelindiğinde askeri bir darbe gerçekleşir. Adından da anlaşıldığı gibi bu darbenin etkisi insan haklarına yapılmış en büyük saygısızlıklardan biri olarak dünya tarihine, Türkiye’nin kara bir lekesi olarak geçer. Binlerce insan, sırf düşünceleri yüzünden tutsak edilmiş hatta katledilmiştir. Bu insanların yakınlarının mağduriyetlerini de konuşacak olursak, Türkiye açısından ne denli büyük bir travma olduğunu ispatlamış oluruz aslında. İşte böyle bir cehennemde Zeki Demirkubuz, dönemin ateşinden etkilenir, devrim umuduyla  tarafını belli ederek genç yaşta mücadelesini sürdürürken, darbe ile birlikte tutsak edilir. Böylelikle üç yıl sürecek cezaevi sürecine başlamış olur. Onu bu kötü zamanlardan kurtaracak olan insanlara merhaba diyerek başta Dostoyevski olmak üzere Camus, Gorki, Çehov gibi dünya edebiyatının mihenk taşlarından yazarlar ile yoldaşlık kurar. Tahliyesinden sonra birçok yerleşim yerinde işportacılık yapar. Askerlik durumunu ertelemek için liseyi dışardan bitirerek sonunda İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesine girer. O süre zarfında sinemaya olan merakı gün geçtikçe artmaktadır. Sinema kariyerine 1986’da Zeki Ökten’in asistanlığını yaparak başlayan Demirkubuz, yıllar geçtikçe kendisini daha da geliştirerek eline kamerasını alır ve ilk uzun-metraj denemesi olan C Blok’u (1994) çeker. Zeki Demirkubuz, C Blok filmini, Türk sinema tarihinde eleştirel başarı kazanmış fakat “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri” filmiyle sansüre uğramış ve bu nedenle filmini seyircilere ulaştıramamış olan Alp Zeki Heper’e (1939-1984) adar. Bizlere C Blok filminde koca koca apartmanların arasında sıkışmış insanların ilişkiler üzerindeki doyumsuzluğunu, bencilliklerini anlatmaya çalışır. Bir sınıf ayrımının yani ezen-ezilen arasındaki çatışmanın göstergesini de verir bizlere ki, burjuva bir hayat süren karı kocanın (Tülay-Selim), kapıcı ve hizmetçi (Halet-Aslı) ile yaşadıkları aldatmacaları gösterir. Demirkubuz,  Tülay karakterinin yalnızlığını, sıkıntısını anlatırken büyük binalarda insanların sanki evlerinden hiç çıkmadığı bir yalnızlık silsilesi yaratarak, o yalnızlık kıyametini vermeyi başarmış diyebiliriz. Film dikkatlice izlenildiğinde, Antonioni’nin L’eclisse (Gün Batımı) filmini çağrıştıran izler sunduğu gözümüzden kaçmazken yine benzer kadrajı (apartmanlar) Kieslowski’nin Dekalog’unda görmemiz mümkündür. Tülay’ın kapıcı Halet ile olan ilişkisi üzerine kocası Selim’in de hizmetçileri olan Aslı ile ilişkisi Türkiye’nin çarpık aile düzenini eleştirir doktrinler sunar. Filmdeki müzik yoksunluğunu da bilerek yapmış olacak ki, arabanın silecek sesi olsun, televizyon sesi olsun, İstanbul’un yabancılaşmış donuk yüzünü aynasından yansıtır bizlere. Zeki Demirkubuz’un bu ilk çalışmasında hikaye tam oturamamış olduğundan cılız bir etki yarattığını söylemeden geçemeyiz.

masumiyet

Neyse ki ikinci çalışması Masumiyet (1997) ile yönetmenlik kariyerinin zirvesine ulaşmış diyebiliriz. Masumiyet, baştan sona gerek hikayesi, gerek temanın güçlü oluşu, gerekse oyuncuların müthiş performansı ile övgüleri hak ediyor. Masumiyetin ‘masum’ yüzü olarak tanımlanan karakterimiz Yusuf, yıllar önce en yakın arkadaşıyla, evli ablasının kaçması üzerine arkadaşını öldürür.  Yusuf, 10 yıl cezaevinde yattıktan sonra gidecek bir yeri olmadığını ve cezaevinde kalmak istediğini söyler (Bu süre zarfında, Zeki Demirkubuz’un hemen hemen tüm filmlerinde belirgin olarak gördüğümüz “kapanmayan kapılar” takıntısı kendisini gösterir, müdür birkaç defa aralanan kapıyı kapatmak için kalkar fakat kapı tekrar açılır). Müdür ise bu isteğin imkansız olduğunu dile getirir. Bu durum karşısında dışarı çıkmaya ikna olan Yusuf doğru ablasının evine gitmek için otobüs yolculuğuna başlar. Otobüs polisler tarafından durdurulunca iki kişi otobüsten indirilir. İşte hikayemiz burada başlar ki, indirilen o iki kişi film boyunca göreceğimiz Bekir ve Uğur’dan başkası değildir. Filmin hikayesi oldukça güçlü olup, sıkmadan izlenebilirlik katmıştır seyirciye. Tek sıkıntı, film kadar samimi olamayan dublaj olsa gerek. 90’ların yeni Türkiye sinemasının yönetmenlerinde bu durum büyük sıkıntılara yol açmıştır. Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba filminde de dublaj, film kadar sade değildi. Gelgelim Masumiyet’in hafızalara kazınan o müthiş hikayesine. Bekir’in (Haluk Bilginer), Yusuf’a (Güven Kıraç) anlattığı o efsane sahne, Türkiye Sineması tarihinde unutulmayacak tiratlar arasına girmiştir. Bekir, karasevdaya tutulmuş, Uğur’un peşinden gitmediği yer kalmamıştır. Uğur fahişedir, Bekir ise bu duruma göz yumacak kadar Uğur’u sevmektedir. Sırf onun yanında olabilmek için her şeyi göze alır. Masumiyet’in çoğu sahnesinde köpekleşmiş aşk dürtüsü, Bekir’in isyanlarıyla devam ederken hafızlara kazınan: “+Bana da vereceksin ulan! Orospu, orospusun. –Orospuyum ulan, yeter! Benim ulan bu benim, ortağımısın puşt!” diye bağrışmalarla adeta küfrün yaşanmışlıklarla samimiyet kazandığı bir başyapıt olmasını mümkün kılar Masumiyet filmi.  Zeki Demirkubuz sinemasında küfrün yeri önemlidir çünkü olup biteni son derece gerçekçi bir dilde yansıtır. Samimidir, içtendir. Hepimizin yaşamasa bile çevremizden tanık olduğumuz, duyduğumuz olaylardaki insanlara sanki rol biçermişçesine Dostoyevski’yi de arkasına alarak trajedi dolu hikayeler yaratmakta usta diyebiliriz Demirkubuz için. Yönetmenlikte en önemli faktörlerden biri olan “gözlem” yeteneğinin, yaşadığı ülkede toplum yapısı başlığı altında psikolojik ve sosyolojik değerlendirmeler yapmak, yönetmeni her daim başarılı kılmaktadır. Demirkubuz da bu durumu iyi analiz eden sinemacılar arasında olmalı ki başarılı çalışmalara imzasını atmış diyebiliyoruz. Masumiyet filmi, dokunaklı hikayesiyle izleyicileri içine almayı başarabilmiş, 90’lı yıllarda yeni seslerin duyulmasında başı çeken diğer yapıtlar arasındadır. Dönemin Türkiye Sinemasında; Derviş Zaim’in “Tabutta Rövaşata”, Serdar Akar’ın “Gemide”, Nuri Bilge Ceylan’ın “Kasaba”, Mustafa Altıoklar’ın “Ağır Roman”, Yeşim Ustaoğlu’nun “Güneşe Yolculuk” ve Türkiye izleyicisinin sinemayla barışmasını sağlayan,  Yavuz Turgul’un “Eşkıya” filmlerinin önemini 90’ların Türkiye Sineması için vurgulamak gerekir. Aynı zamanda Yeni Türkiye sinemasında Yeşilçam’ın rutinliğinden kurtarılmış entelektüel bir bakışla yönetmenlerin kendi kadrajlarını yaratması, sinemamızda devrim niteliği taşımaktadır. Zeki Demirkubuz filmi izlemek; alt komşumuzun şiddetli geçimsizliğine, üst sokağımızdaki cinayete, aynı sırayı paylaştığımız arkadaşımızın riyakarlığına, sevgilimizin aldatmacalarına, arkamızdan konuşan insanlara, kıskançlıklara, çekemezliklere, çıkar ilişkilerine ve köpekleşmiş aşklara bir kez de filmlerde tanıklık etmenin dayanılmaz hafifliğini yaşarız Demirkubuz ile birlikte.

(Devamı bir sonraki sayfada)

Diğer yazıları Güney Birtek

Mısırlı Sinema Bileti Uygulaması Kaldırıldı

“Sansür tartışmalarını da beraberinde getiren ve sinemacıların tepkisini çeken ‘yeni sinema kanunu...
Devamı

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir