Hollywood’un Sınır Tanımayan Bağımsız Yönetmenleri

Hollywood. Amerikan film endüstrisinin merkezi. Dünyanın en eski ve büyük film stüdyolarına ev sahipliği yapan o Hollywood. Sık sık bütçesi 100-200 milyon Dolarları bulan filmlerin çıkış noktası olan Hollywood’da yönetmenler, bağımsız film dünyasında bulunamayan güvenlik düzeyini stüdyo sisteminin içinde bulabiliyorlar. Stüdyolarla yapılan zorlu mücadelelere rağmen son yılların en iyi yapımları yine ve yine bağımsız filmler olmaya devam ediyor. Bu eserler, yapım şirketlerinden bağımsız şekilde çekilip onların dağıtımcı kolları tarafından seyircinin beğenisine sunuluyor. Bağımsız filmler kendilerine has atmosferleri ve yönetmenin kendi öyküsünü anlatabilme serbestisiyle tanınıyor. Bu tanımlama doğrultusunda aşağıda adı geçen 10 bağımsız sinemacı, yenilikçilik ve özgünlük oyunlarında kendi klasmanlarında zirvede yer alan Amerikan yönetmenlerden oluşuyor. İyi okumalar.

10. David Gordon Green

David-Gordon-Green

David Gordon Green’in amacı her zaman bir dizi tür sinemasıyla uğraşmak oldu; kendisi, çektiği filmler arasında senarist olarak çalışmaya devam etti. İlk eserleri Batı Amerika’da geçen ergenlik hikayeleriydi ve Terrence Malick’inkine benzer atmosferik birer stilleri vardı. Sonra birden kabuklarından sıyrıldı, bir dizi stüdyo komedisi yaptı: Pineapple Express, Your Highness ve The Sitter bunlardan bazılarıydı. Daha sonrs 2013’te Prince Avalanche ile türleri meydan okudu. İki erkeğin mizahi macerasıyla erkeklik ve dostluk üzerine derin fikirler sunan rahatlatıcı bir eser olduğu konusunda fikir birliğine gidilen film, eski ve yeni David Gordon Green arasında ortaya karışık bir kıvamı barındırıyordu.

Gordon Green’in filmlerinin belirgin özelliği çekildikleri mekanlar, oyunculuk ve çekim stilleridir. Uzun manzara ara nağmeleri Prince Avalanche’ta önemli bir rol üstlenirken George Washington‘da yönetmen Kuzey Carolina’nın endüstriyel sefaletini yavaş ve tedbirli planlarla fotoğraflar. Oyuncu ekibiyle olan ilişkilerini göz önünde bulunduran yönetmen, kendisini bir yönetmenden ziyade sirk müdürü olarak gördüğünü dile getirmiştir.

9. Todd Haynes

Todd-Haynes

Henüz üniversite öğrencisi olduğu dönemlerde tartışmalı kısa filmi Superstar: The Karen Carpenter Story‘de (1987) oyuncular yerine Barbie bebekleri kullanan Haynes, bu vesileyle pop sanatçılarının anoreksi ve bulemia ile yaşadıkları mücadeleyi gözler önüne sermeyi amaçlıyordu. Daha sonra 1991 yılında çektiği ilk uzun metrajı olan Poison ile Sundance’te büyük ödülü kazandı ve geleceğe göz kırptı. Filmi, geleneksel olarak eşcinselliğin doğal olmayan ve  sapkın bir güç algısı üzerine bir çalışmaydı. Haynes’in bugüne kadarki en büyük ticari başarısı 2002 tarihli Far From Heaven oldu. 1950’lerde geçen ve Cathy Whittaker (Julianne Moore tarafından canlandırılıyordu) isimli bir kadının, kocasının eşcinsel olduğunu öğrenmesini işleyen bu melodram, Douglas Sirk’ün filmlerinden esinleniyor ve Sirk’ün melodramlarında gördüğümüz stilize mizansen, renkler, kostümler, görüntü yönetimi ve ışıklandırmadan örnekler barındırıyordu.

Haynes’in eşcinsel sineması cinsellikle alakalı fikirlerin yıkıcı bir güçle zihni meşgul etmesinden geçer. Onların evreninde, sanatçılar en tahrip edici güçlerdir. Bob Dylan’ı altı farklı oyuncunun canlandırdığı I’m Not There göz önünde bulundurulunca bu durum hayli şaşırtıcı geliyor.

8. Noah Baumbach

Noah-Baumbach

New York’ta doğup büyüyen Noah Baumbach’ın yönetmen ve senarist olarak ilk çalışması Kicking and Screaming, New York Film Festivali gibi prestijli bir organizasyonda gösterilme şansı elde eden ve dört genç mezun hakkında bir komedi denemesiydi. Yarı otobiyografik The Squid and the Whale öncesinde birkaç başka komedi örnekleri çeken yönetmen, bu ses getiren filminde annesi ve babasının boşanmasından ilham alıyordu. Film, Sundance’te iki ödüle layık görüldü, aynı zamanda en iyi özgün senaryo kategorisinde Oscar’a aday gösterildi. Baumbach’ın filmlerini diğerlerinden ayıran şey samimi ve düşük bütçeli filmler olup ilişkiler ve büyüme üzerine kurulu hikayeler anlatmasıdır. Geçtiğimiz sene seyretme şansını yakaladığımız ve yılın en büyük hitlerinden biri haline gelen modern siyah beyaz denemesi Frances Ha‘da ise genç bir kadının şehirde ayakta durma çabasını ele alıyordu. Woody Allen’ın Manhattan filmiyle karşılaştırılmaya mahkum kalan Frances Ha, aynı zamanda Jim Jarmusch ve François Truffaut’nun da sinema stillerini içinde barındırıyordu.

7. Sofia Coppola

sofia-coppola

Babasından gelen soyadı sayesinde ister istemez ünlü bir sima olan Sofia Coppola, şimdilerde Küçük Denizkızı’nın canlı aksiyon uyarlaması için yönetmen koltuğuna otursa da yüksek bütçelerle ve stüdyo sistemiyle işi olmayan bir sinemacı. Oscar heykelciği kazandığı Lost in Translation‘ın bütçesinin 4 milyon Dolar, son filmi The Bling Ring‘inkinin ise 20 milyon Dolar olduğunu yine de hatırlatalım.

Coppola’nın filmleri hikaye anlatımından daha çok karakterler üzerinde gözlemler üzerine kurulu olması yönüyle biliniyor. Yönetmen, bazen dünyadan kendini tamamen izole eden karakterleri filmlerine dahil ediyor ve seçtiği mekanlar, karakterlerin yaşamını belirliyor: Örneğin Lost in Translation’daki otel odası, yalnızlığı simgeliyor. Ya da gösterişli eseri Marie Antoinette‘in çekimleri için Versay Sarayı’nı kullanma iznini almayı başarıyor. Kurgulama stili ve sinematografik bakış açısı, seyircinin, karakterlere önem verip onlara saygı duymasına ve onlar üzerinde düşünmesine itiyor. The Bling Ring dışında kendisinin dijitalden uzak durduğunun da altını çizmek gerekir. Ayrıca önemli bir detay; Coppola, 2004 yılında en iyi yönetmen kategorisinde Oscar’a aday gösterildiğinde bu dalda altın heykelciğe aday olan üçüncü kadın sinemacı unvanına erişmişti.

6. Terry Gilliam

Terry-Gilliam

Monty Python’s Flying Circus isimli televizyon dizisinde animasyon sanatçısı olarak işe başlayıp daha sonra yaratıcı ekibin daimi bir üyesi haline gelen Terry Gilliam, 1979 tarihli Life of Brian ve 1983 tarihli The Meaning of Life arasındaki dört yılı senarist ve yönetmen olmak için akıllıca kullandı. Başlarda üçlemeler halinde film çekmeyi istediğini belirten Gilliam, Time Bandits (1981), Brazil (1985) ve The Adventures of Baron Munchausen (1988) filmlerinden meydana gelen Hayalgücü Üçlemesi’ni kaleme alıp yönetti. Bu filmlerde ısmarlama toplumdan kaçışımızın bir ihtiyaç olduğunun altını çizmeye çalıştı. 1990’larda yarattığı Americana Üçlemesi (The Fisher King, 12 Monkeys and Fear ve Loathing in Las Vegas) senaryoları ise başkalarının imzasını taşıyordu, önceki üçlemeye kıyasla fantastik yönleri daha azdı fakat yönetmenin sürreal film stilini göstermeye devam ediyorlardı. Gilliam ve uzatmalı görüntü yönetmeni dostu Nicola Pecorini’nin yarattığı karakteristik fotografik görüntüler, psikolojik ve toplumsal dengesizliğin sinir bozucu atmosferini yansıtıyordu. Alışılmadık kamera açıları; dar ve geniş açı çekimleri ve Dutch açıları dahil, rektilineer ultrageniş açı lensiyle kotardığı derin odak tekniği ile neredeyse her filminde halüsinatif etkiler yaratmayı başardı. İki Oscar ödüllü aktör Christoph Waltz’un başrolünde oynadığı son filmi The Zero Theorem ise daha çok vasat eleştiriler aldı.

Diğer yazıları Burak Hazine

Loong Boonmee raleuk chat (2010) Amcam Önceki Hayatlarını Anlatıyor

Loong Boonmee raleuk chat, ya da dilimizdeki karşılığı ile Amcam Önceki Hayatlarını...
Devamı

3 Comments

  • Yazıda bariz hatalar var; S. Coppola oscara aday olan ilk değil, üçüncü kadın yönetmendir. Jarmusch’un filmlerinin sırası da yanlış; Stranger Than Paradise onun ilk filmidir.

      • Şu cümleyi kastetmiştim; “Down By Law, Mystery Train, Night On Earth ve Broken Flowers gibi filmlerin ardından çok büyük övgüler alan 1984 tarihli filmi Stranger Than Paradise gelmişti.” Stranger Than Paradise bu filmlerden önce çekilmiştir; hatta Broken Flowers 2000’li yıllarda çekildi. Mystery Train 1987 veya 1988 olsa gerek, Night On Earth de 1991 veya 1992 idi sanırım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir