Jean-Luc Godard Sineması Üzerine: 3 Film, 1 Söyleşi

Masculin Féminin ya da Coca-Cola ve Marx’ın Çocukları

Fransız yeni dalgasının öncüsü Jean-Luc Godard’ın hikaye anlatıcılığı bırakıp sinemayı politik çerçevede bir propaganda aracı olarak kullandığı dönemden hemen önce çektiği filmlerinden Masculin Féminin, yönetmenin okuması hayli zor filmlerinden. Zor olmasının sebebi sembolik anlatımına alengirli bir dile eklenmesinden ziyade yorumlayacak olan kişinin dönemsel bakış açısına ve ikili cinsiyet olgusuna dışarıdan bakabilecek bir zihin zenginliğine sahip olma gerekliliği. Godard’ın Maupassant’ın öykülerinden esinlenerek çektiğini belirttiği film, sinemanın çok uzun olmayan tarihsel sürecinde insan kavramını en iyi yansıtan sanat dalına dönüşmesinde etkili olan politik yönü üzerinden tarihe kazandırdığı bir düşünürün kendi evriminden hemen öncesini anlatıyor.

Godard’ın sinemasına bakmadan önce, yedinci sanatın diğer altıdan ayrıldığı bu politik duruş üzerinde kelam etmek gerekiyor.  Kilise etkisinde kalmış edebiyatın ve resim sanatının tarihsel süreçte evrime uğrayarak kendi çerçevesinde toplumsal ya da bireysel roller üstlenmesi, müziğin –neredeyse- hiçbir şekilde politik alanlara girmemesi, günümüzde sinemayı insana ve insani her türlü değere en yakın sanat yapmaya yetiyor. Sinemanın tarihine baktığımızda bu gerçeğin farkındalığının ilk dönemlere kadar uzandığını görebiliyoruz lakin kendi kapitalist duruşundan ödün vermeyen Hollywood ve sanatkar Avrupa sineması diye tabir edebileceğimiz sektör, sinemanın bu yönüne sırtını yaslayarak toplumun aynası olmaya cesaretlenemiyor. Aradan çıkan birkaç isim, sinemanın tabularını yıkmaya çalışsa da ne kadar başarılı oldukları tartışmaya açık. Üçüncü sinema kavramının doğuşu da tüm bu denemelere ve dünya sinemasının sözü geçen yönetmenlerinin çabalarına dayanıyor. Godard, her ne kadar üçüncü dünyadan bir isim olmasa da politik sinemayı (bu tabir, yazılan paragraf doğrultusunda ne kadar doğru bilemiyorum, salt olarak ‘sinema’ da diyebiliriz) en doğru ve tartışmaya en açık şekliyle kullanan bir yönetmen. Her ne kadar Masculin Féminin’de Godard, düşünürler ve yönetmenlerin kendi dönemlerine ayna tuttuğunu bir metinle seyirciye sunsa da diğer sanat dallarının aksine insanı bu kadar iyi tanıyan sinemanın belli dönemlerle sınırlı kalamayacak kadar olağanın dışında olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu yüzdendir ki Masculin Féminin’de anlattıkları, tartışmaya hala açıktır ve açık olmalıdır.

mas

Film, görüntünün ötesini okumakta zorlananlar için bile yalın bir betimleme ile –isimden de anlaşılacağı üzere- bir kadın ve bir erkeğin ilişkisine odaklanıyor. Godard, kadını ve erkeği tanımlarken oldukça cesur bir adım atarak fazlasıyla keskin sınırlar çiziyor. Yalnızca baş karakter değil, filmde yan karakter olarak da karşımıza çıkan erkeklerin ortak paydaları, zıtlıklarını tamamen örtecek kadar göz önünde. Masculin politik, duygusal, entelektüel, felsefi ve edebi yönü olan, düşünmeye meyilli bir canlı olarak tasvir edilirken Féminin, en amiyane tabirle kapitalizmin kölesi olmuş fakat kapitalizmin kelime anlamını dahi bilmeyen bir varlık olarak temsil ediliyor. Kadın baş karakter Madeleine, ünlü bir şarkıcı olmak istiyor, popüler müziğin üstünlüğüne inanıyor –hatta klasik müzikle popüler müziği bir tutma gafletine düşüyor, modayı hayatının önemli bir penceresine yerleştiriyor. Ona aşık olan Paul ise elinde/cebinde her daim bir yerleri boyayacak ya da karalayabilecek bir spreyle/kalemle gezecek kadar politik. Paul’ün fikirleri var, Madeleine’in ise hayalleri. Paul’ün en büyük hayali sosyalist rejimi canlandırmak olabilecekken Madeleine bir Hollywood yıldızı kadar ünlü olabilmek için çaba sarf ediyor. Godard, (daha sonra yapacağı işlerin de sinyalini vererek) filmindeki kadın karakterleri adeta sorguya çekerek antifeminist bir yol izliyor gibi gözüküyor. Kadın karakterleri sığ birer varlık gösterircesine erkeklerin sorularına maruz bırakıyor. Dünyanın bir ucundaki savaş hakkında hiçbir fikri olmayan kadın, Amerikan yaşam stilini birkaç net kelimeyle anlatabilecek kadar konuya hakim gösteriliyor. Masculin Féminin bu açıdan, bugün çekilse çok büyük tepkiler alabilecek bir film belki lakin şu an bile hala üstünde düşünülüyor oluşu, aslında Godard’ın kadın düşmanlığından değil, derdini anlatmak için sadece karakterlerini kullanma derdinden kaynaklanıyor. Politik sinema evresine giriş yapmadan hemen önce çektiği filmin bu anlamda çok güçlü bir sinyal olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Belki de vereceği sinyali, toplumun geneli için yaptığı bir sanat eserini, toplumun her bireyinin zihnine yerleştirebilmek adına keskin çizgilerle çizilmiş karakter ayrımı ile kitlelere ulaştırabileceğini düşünmüştür –bilemeyiz. Hiç şüphe yok ki kadın ve erkek, Godard’ın Masculin Féminin’inde birer imgeden daha öte değildir. Bu iddianın aksine, Godard, filmde cinsiyetçi bir bakış açısına sahip olduğu hissiyatını uyandırır. Paul, eşcinsel karşıtı bir profil çizmektedir lakin buna karşılık Madeleine, bir başka kadınla ilişki yaşar. Bu noktada Godard’ın zıt imgelerinin birbirlerini çektiği mi yoksa ittiği mi gerçeğini düşünmek zorundayız. Nasıl ki yönetmen, filmin bir noktasında açıkça “bu filmin ismine Coca-Cola’nın ve Marx’ın Çocukları diyebilirsiniz” mesajını veriyorsa, karakterlerine atadığı anlamlar üzerinden kapitalist düzenle sosyalist düzenin hiçbir şekilde barışamayacağını basit bir dille anlatıyor. Öyle ki, filmin sonunda Paul’un öldüğünü, kadın karakterlerin ifadelerinden dinlediğimizde gerçekte Paul’ün kendini attığı ile bir başkası (kadınlar?) tarafından itildiği ikileminden çıkmakta zorlanıyoruz. Açıkçası ikinci ihtimal, kapitalist düzenin dünyayı gün geçtikçe daha da yuttuğu gerçeği düşünüldüğünde, filmin imgeleriyle birleştirilince daha olası geliyor.

fem

Sinemayı politik kılmak, nasıl ki sanatı henüz politikleşmemiş meselelerle uğraştırarak gerçekleştiriliyorsa, Godard da sinemasında bu izden ayrılmayaya özen gösteriyor. Ağır sistem eleştirileri yapmasının yanında, bugün artık çoktan politikleşmiş inanç sistemleri üzerine de söyleyecek sözler bulabiliyor. Kapitalist düzenin, tarihsel süreçte gücünü din ve inanç sistemlerinden aldığını düşünürsek Godard, Masculin Féminin’de “Bir kişiyi öldürürsen ‘katil’ derler. Binlercesini öldürürsen ‘fatih’ olur adın. Eğer hepsini öldürürsen de ‘Tanrı’ olursun” repliğini suratımıza çarparak düzeni üç cümlede özetliyor.

Cinsiyetçi olmadığından artık emin olduğumuz yönetmenin, cesurca bir hamle yaparak birbiriyle çatışan zıt düzenleri, doğal sürecin en zıt iki meyvesi üzerinden anlatması takdire şayan. Üstelik bir zamanlar doğaya karşıtlık olarak gösterilen bir takım olguların filme yediriliş biçimi, simgesel anlatımla özdeşleştiğinde takdire şayan oluyor. Kadın erkek ilişkilerine ya da gençlik ateşine göz kırpan bir sanat eserinden çok daha fazlası Masculin Féminin ya da Coca-Cola ve Marx’ın Çocukları.

Burak HAZİNE (diğer yazıları)
Diğer yazıları Sinematopya

Öğreti Niteliğinde: Vice

Bilindik bir gerçek ki her film sanıldığı kadar iyi olamıyor. Başarıyı da...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir