Lucy (2014)

“Zaman, tek geçerli ölçü birimidir” diyor Luc Besson, uzun zaman sonra döndüğü bilim kurgu evrenindeki denemesi Lucy’nin temelinde. Gerçi bunu diyebilmek için kılı kırk yarıyor, teorisinin dahi akla uygun olma ihtimali (bilimin şimdiki haliyle) söz konusu olamayacak bir konuyu deşiyor. Bir internet fenomeni olarak dolaşan “beynin yüzdelik kullanımı” sözde-teorisini duyduğu anda heyecanlanan fakat bunun bilimsel hiçbir temeli olmadığını da bildiğini belirten Besson, her şeye rağmen bu konunun sinemada işlenmeye değer bir çekiciliğe sahip olduğunu söyleyerek daktilosunun başına geçiyor (bu cümle hiciv amaçlı kurmaca olarak algılanmasın, tamamen yönetmenin kendi anlattıklarının yansıması).

Besson’ın Lucy’de işlediği bu sözde-teori esasında oldukça karmaşık ve yönetmen, teorisini sağlam temeller üstüne oturtmaya çalışmak için filminde her türlü şeyi deniyor. Bir yanlış anlaşılma sonucu uyuşturucu mafyasının eline düşen Lucy’nin (Scarlett Johansson) kanına çok yüksek dozda bulaşan anabolik bir maddenin merkezi sinir sisteminde yarattığı değişiklikleri izlediğimiz film, maddenin kandaki konsantrasyonunun artmasıyla paralel olarak her dakika ivmelenerek hızlanıyor ve seyircisini bir bilim kurgu eserinden ziyade aksiyonu bol, sonu belirsiz bir evrene sürüklüyor. Anne karnındaki bebeğin kemiklerinin oluşumunu başlatan organik hormonun sentetik hali olan bu uyuşturucu için bir atom bombası benzetmesi yapan Besson, Lucy karakterinin beyin kapasitesini arttırdıkça yapabildikleriyle baş başa bırakıyor bizi. Bu bağlamda filmin bir şovdan, görsel bir mastürbasyon aracı olmaktan öteye geçmediği aşikar. Seyirci de aynı baş karakter Lucy gibi beyin kapasitesi arttıkça neler olacağını merak ediyor fakat esasında her şeyin neticesinde neyle karşılaşacağını, dikkati iyi kitle daha filmin ilk dakikalarında fark edebiliyor.

lucy2

Henüz düşük kapasitelerde iken bile doğaüstü güçler elde eden Lucy’nin, daha yüksek seviyelere çıktıkça başına standart mafya filmlerindekinden hallice belalar gelmesi ve bu sorunları çözmesinin gittikçe zorlaşması ise filmin en büyük handikapı. Luc Besson belli ki yalnızca aklına koyduğu fikrin çekiciliğine aldanmış ve senaryonun diğer besleyici noktaları üzerinde fazla düşünmemiş. Johansson’ın bu sene rol aldığı bir diğer bilim kurgu eseri (aslında Lucy’ye bilim kurgu demek doğru olmayacaktır zira aksiyon sularında daha çok geziniyor) olan Under the Skin‘deki merak uyandıran ve seyirciyi daha fazla düşündürmeye iten küçük anekdotlar ne yazık ki Lucy’de yer almıyor. Hatta öyle ki Besson, aklından geçen pek çok şeyi ortaya döküp aradan çekilmeyi tercih ediyor. Seyirci ise karşısında beyninin yüzde yüzünü kullanmaya hazırlanan bir kadın karakter ve çevresinde hızlıca akıp giden anlamsız olaylara takılı kalmak zorunda kalıyor.

Aslında Lucy karakterinin durumunu fark ettikten sonra büyük bir iştahla yemek yemeye başladığı sahne, filmin ortaya sürdüğü fikri kuvvetlendirmek ve yönetmenin bu konuda gerçekten kafa yorduğunu düşünmek için ciddi bir umut kaynağı olmuşken her şey o kadar kısa sürede kendini ucuz Hollywood aksiyonlarının pençesine bırakıyor ki, bilimin biraz daha kurgulandığı herhangi bir sahne önümüze gelse de şenlensek diye bekliyoruz. Onun yerine yönetmen, Lucy’nin gözlerini birkaç milyon piksel arttırmayı, birkaç kişinin anılarına girmesini sağlamayı, düşünce gücüyle obje ve subjeleri uçurabildiğini göstermeyi tercih ediyor. Yükselen şey Lucy’nin beynini kullanma kapasitesinden ziyade elinin altındaki dizüstü bilgisayarların işlemci ve RAM hızı oluyor. Filmin bilim kurgu gibi hayal dünyası ve düşünce evreni geliştirmeye müsait bir janrdan ziyade ucuz bir aksiyon gibi ele alınması gerektiğinin de basit detayları bunlar.

lucy1

Morgan Freeman’ın bilge adam imajından artık emekliye ayrılması gerektiğinin de belgeli kanıtı niteliğindeki Lucy üzerine felsefe yapmanın çok da anlamı yok. Zira filmin amatörlüğü ve düşünmeye itici herhangi bir yönünün olmayışı bu isteği en başından köreltiyor. Scarlett Johansson’ın ifadesiz suratıyla geçen yaklaşık bir buçuk saatin verdiği en önemli mesaj ise Luc Besson’ın tanrı olgusunu sorgulamaması gerektiği olsa gerek. Zira bunu hakkıyla başarmış yönetmenleri biliyoruz, Lucy gibi ucuz numaralarla tanrıcılık oynanamayacağını da…

Diğer yazıları Burak Hazine

Flight (2012)

Robert Zemeckis’in uzatmalı kankası Tom Hanks ile ilişkilerini seviyeli bir biçimde devam...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir