Sinemada Aile Değerlerini Yeniden Tanımlamak – Slavoj Žižek

Yazar: Yağız Ay

Hollywood’da ideoloji var mı? Onu aramanıza gerek yok çünkü o her zaman sizi buluyor. Zoraki Kral’da Colin Firth’ün kekelemesinin sebebi açıkça onun titrinden gelen sembolik görevini ve kimliğini üstlenmesindeki yetersizliğidir.  Birinin gerçekten ilahi sebeplerden kral olduğunu kabul ederek biraz sağduyu gösterir ve Avustralyalı koçun görevi onu krallık sebebinin doğal olduğuna inandıracak kadar aptal hale getirmektir. Filmin anahtar sahnesinde koç tahta oturur. Kral öfkeyle ona, buna nasıl cüret ettiğini sorar, koçun cevabı ise “Neden olmasın? Neden sen bu tahta oturma hakkına sahipken ben değilim?”dir.  Kral, bağırarak “Çünkü ben ilahi hakla (divine right) kralım!” der ki, bu noktada koç memnuniyetle başını sallar; kral artık kral olduğuna inanmaktadır. Filmin çözümü gericidir: Kral “normalleştirilmiştir”, histerik sorgulaması ortadan kalkmıştır.

kings-speech-3-shot

2011 Oscarlarının bir diğer kazananı Siyah KuğuZoraki Kral’ın feminen karşılığı, ise çok daha gericidir. Öncülünde bir adam kendini bir göreve adar (Zoraki Kral’da olduğu gibi) ve halen daha normal, özel bir hayat yaşayabilir; bir kadın kendini bir göreve adadığında (bu örnekte bir balerin olmak için) kendini yok etmeye başlamış olur. Burada kadının sanatsal görevini takip etmek ve sakin, mutlu bir hayat yaşamak arasında kalmış olduğu eski topos’u hatırlamak zor olmayacaktır.

Zoraki Kral ve Siyah Kuğu, erkek otoritesi altındaki geleneksel çiftin aile değerlerini tekrardan dillendiriyorlar: Erkek için, sembolik otoritenin saf bir varsayımı; kadın için, özel hayata bir geri çekilme. Fakat geleneksel ideoloji bu kadar açık bir şekilde dillendirilmediğinde bile kamusal alandan aile değerlerine geçişin açık bir ideolojik işlevi vardır. Tıpkı Robert Redford’un solcu eski köktencilerin geçmişleriyle yüzleşmeleri gibi hassas bir konuyu ele alan Geçmişin Sırları filminde olduğu gibi.

black swan

Redford, Jim’i oynuyor, yeni boşanmış bekâr bir baba. Jim 30 yıldır New York’ta bir avukat gibi gözükerek FBI’dan saklanan, banka soygunu ve cinayetten aranan eski bir Weather Underground, Vietnam karşıt militanı. Gerçek kimliği açığa çıkınca bir kaçak oluyor ve FBI onu yakalamadan önce ismini temize çıkarabilecek tek kişiyi – eski sevgilisi, Mimi – bulması gerekiyor. Jim, Mimi’yi bulduğunda Mimi ona halen daha Weathermen’in (eski örgütleri) hedeflerine karşı tutku dolu olduğunu ve 30 yıl önceki davranışlarından pişman olmadığını söyler. Jim, mayhoşça cevaplar: “Ben yorulmadım. Büyüdüm.”  Jim, Mimi’den teslim olmasını ve kendisinin suç anında başka bir yerde olduğunu söylemesini ister.

Bir eleştirmenin dediği gibi, Geçmişin Sırları teröristlerin halen daha insan oldukları ve tanıdık Anglo-Sakson isimleri sıktıkları zamana özlemi anlatıyor. Bununla birlikte, film politik ve ideolojik gerçekliğimizden radikal solun acı dolu kayboluşunu yakalıyor. Bu hareketten günümüze kalanlar sempatik zombiler gibiler; başka bir çağa ait kalıntılar, tuhaf bir dünyaya ait sürüklenen yabancılar… Redford’ın muhafazakârlar tarafından teröristlere sempati ve yardakçılıkla suçlanmasına şaşmamak gerek. Filmin başarısız olduğu yer Weathermen hareketinin en problemli kısmıyla yüzleşmesinde yatıyor; onların silahlı şiddet eylemleri yapma kararıyla.

Film, gençlik coşkusundan – kolayca şiddet fanatikliğine dönebilecek bir şey –  herhangi bir politik nedenden dolayı aile hayatı, çocuklara karşı sorumluluk gibi şeyleri ihlal etmememiz gerektiğini söyleyen olgun farkındalığa bir geçişi benimsiyor . Şöyle bakın, Geçmişin Sırları filmin uyarlandığı Neil Gordan’nın kitabı hakkında birinin yazdığı gibi tıpkı: le roman des illusion perdues.  (kayıp illüzyonlar romanı)

the-company-you-keep

Yine de, büyümeye ve aile ilişkilerine yapılan göndermeler bizim politik bağlılıklarımıza bir sınır belirleyen tarafsız, apolitik bir akla mı işaret etmektedirler, yoksa ideolojiyi araya sokan bir yol mudurlar? İkinci seçenek vahşi terörü meşrulaştırmaktan çok onu kendi değerleri ile değerlendirip yargılamaya bir itirazı ifade etmektedir. Bu tarz radikal bir kendini-inceleme olmadan, kendimizi var olan yasal ve politik düzeni özel aile hayatımızın sürekliliğini garanti altına alan yapı olarak onaylarken buluruz. Geçmişin Sırları’nın kahramanın yasal rehabilitasyonu hakkında olması şaşırtıcı değildir, bütün uğraşı geçmişinin onu artık rahat bıraktığı normal bir vatandaş olabilmek içindir.

Peki, bu bütün aile değerlerine göndermelerin ideolojik bir yanılsama olarak reddedilmesi gerektiğini mi göstermektedir? Kesinlikle hayır  – radikal bir özgürleştirme projesi de olabilir, Panos Kouatras’ın 2009 yapımı Yunan filmi Strella’da vurgulandığı gibi. Hikâye şu:  Yiorgos, beş yaşındaki çocuğu Leonidas ile seks oyunları oynadığı için abisini öldürmesinin 15 yıl sonrasında hapisten çıkar. Hapishanede kaldığı süre boyunca oğlu ile iletişimini kaybetmiştir ve çıkınca onu aramaya başlar. İlk gecesini Atina’da genç bir transseksüel fahişe olan Strella ile tanıştığı ucuz bir otelde geçirir. Geceyi beraber geçirirler ve aşık olurlar. Fakat Yiorgos sonradan öğrenir ki , Strella aslında onu hapishaneden bu yana takip eden oğlu Leonidas’tır. Sadece Yiorgos’u görmek istemiştir ama Yiorgos ona asılınca oyuna devam etmiştir.  Yiorgos bunu öğrenince kaçar, yıkılmıştır; ancak daha sonra tekrar iletişim kurarlar ve birbirlerine gerçekten önem vermeye başlarlar. Son sahne bir yeni yıl kutlamasında geçer: elinde ufak bir çocuk taşıyan Strella, arkadaşları ve Yiorgos, Strella’nın evinde toplanmışlardır. Çocuk, aşklarını cisimlendirmiş ve ilişkilerine kilit vurmuştur.

strellaStrella, sapkınlığı gülünç bir şekilde yüce olan ucuna kadar götürüyor. Filmin başlarında Yiorgos arzuladığı kadının bir travesti olduğunu travmatik bir şekilde kabul ediyor. Strella, Yiorgos’a kısaca diyor ki: “Ben bir transım. Bununla bir sorunun var mı?” ve öpüşmeye devam ediyorlar. Arkasından ise Yiorgos’un, Strella’nın kasten babasını ayarttığını keşfettiği gerçekten travmatik bir sahne geliyor.  Tepkisi,  Ağlama Oyunu’nda Fergus’un Dil’in penisini gördüğünde hissettikleriyle aynı oluyor:  tiksinti, panik içinde kaçış, keşfettiğini kaldıramayarak şehirde anlamsızca dolaşmak…  Ağlama Oyunu’na benzer bir şekilde Strella, travmanın üstesinden aşk ile gelindiğini resmediyor;  küçük bir çocuğun ortaya çıktığı mutlu bir aile tablosu şeklinde.

Fakat kahramanın, transseksüel sevgilisinin oğlu olduğunu keşfetmesi bir çeşit bilinçdışı fantezisinin gerçekleşmesi değildir;  tiksintisi sadece kişi yabancı bir olay tarafından sürprize uğratıldığı içindir. Hikâyeye bir baba-oğul ensest ilişkisi şeklinde bakan ayartıcı yoruma da karşı koymamız gerekir. Yorumlayacak hiçbir şey yok: Film, aile için tamamen normal ve gerçek bir mutluluk sağlıyor.  Tıpkı Hıristiyan aile değerlerinin avukatlarının bir testi gibi işliyor: Yiorgos, Strella ve evlat edilmiş çocuğun hakiki ailesini benimseyin ya da Hıristiyanlık hakkında çenenizi kapalı tutun. Filmin sonunda düzgün bir kutsal aile doğuyor, Tanrı’yla beraber yaşayan İsa gibi bir aile – mutlak gay evliliği ve evebeyn ensesti.

Hıristiyan aile değerlerini kurtarmanın tek yolu Strella’nın sonunda olduğu gibi aile fikrini tekrardan çerçeve içine almaktan ve yeniden tanımlamaktan geçiyor. Kısacası, Strella gay sevgilinizin oğlunuz olduğunu keşfettiğiniz “cennete sıkıntı”lar için, günümüz için bir Ernst Lubitsch filmi.  Aile bütün ilahi yasakları delse bile, Lubitch’in Cennet Bekleyebilir’inde iyi huylu şeytanın kahramana dediği gibi her zaman kendine “Cennetin eklentilerinde küçük bir oda boşluğu” bulacaktır.

Slavoj Zizek’in 3 Ekim 2013 tarihinde The Guardian’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir.
 
Diğer yazıları Konuk Yazar

Kibar Feyzo Üzerine Bir Analiz

Kibar Feyzo; odağına, Türkiye coğrafyasında hala görülen feodal örgütlenmenin eleştirisini oturtmuş 1978...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir