Türkiye Sineması

Published on Ağustos 20th, 2014 | by Yağız Ay

Sinemanın Sefaleti: Onur Ünlü Sinemasına Eleştirel Bir Bakış

Sayfa: 1 2

Share Button

Bence sinema sanatıyla bir şey anlatılamaz. Sinema ona uygun değil. Çok büyük laflar etmeye uygun bir form değil. Neticede eğlencenin bir parçası. İnsanlar eğlenmeye gidiyorlar. Ağır bir durum yok ortada. Bence sinema o kadar önemli bir şey değil kendi başına.” – Onur Ünlü[1]

Son yıllardaki Türkiye sineması (şaşırtıcı olmayacak şekilde) iki boyuta indirgenebilir: Sanat sineması ve popüler sinema. Bu ikisinin arasında kalan her şey ise izleyiciler tarafından “yenilikçi” bulunup kutsanmakta. Bunun son örneği televizyonda, sinemada yaptığı işleriyle Onur Ünlü.

Sinemasına dikkatli bakan biri hemen fark edebilir ki nasıl Ah Muhsin Ünlü mahlasıyla yazdığı şiirler Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Cahit Zarifoğlu gibilerine aşina olanlar için yeni  bir şey ifade etmiyorsa, sineması da Coenler, Bunuel, Kitano gibileriyle tanışıklık içinde olanlara yenilikçi bir şey ifade etmez. Filmlerini (Şubat, Leyla ile Mecnun, Deliyürek gibi dizilerini değil ) incelemeye başlamadan önce genel olarak sinemasındaki ilginç bir noktadan bahsedebiliriz. O da filmlerinin ara kültürel yapısıdır. Sanat sineması ve popüler sinemadan birine oturamamadan ziyade yüksek kültür ve popüler kültürün karışımıdır filmleri. Bu, yalnızca Ünlü’ye özgü değildir, içinde bulunduğu Afili Filintalar grubunun da ortaya koyduğu her işte bunun izlerini açıkça görebiliriz (Edebiyatta Murat Menteş, Emrah Serbes örnek verilebilir).  Shakespeare’le Ferdi Tayfur, Tarantino’yla Camus, Marquez’le Bruce Lee eserlerin içinde el ele dolaşırlar. Dolayısıyla iki tarafın kitlesi içinde ortaya keyif alınabilecek bir şey çıkar. Sorun şuradadır ki bu sadece Türkiye’de bu grubun eserlerindeki kadar göze sokularak yapılır. Hollywood, veya Avrupa’daki popüler filmlerin çoğunun altını kazırsanız karşınıza yüksek kültürün kendisi çıkacaktır. Popüler kültürün baş tacı diyebileceğimiz Star Wars’un, Lord of the Rings’in esasında Oedipus olması gibi. Bundan dolayı, bu eylem (yüksek ve popüler kültürü harmanlama) iki kere yapılan bir kültürel aşağı çekmedir aslında.  İkisini karıştırarak “ben hem bunu hem bunu biliyorum” demiş olur. Demek biraz hafif kalır aslında, seri bir şekilde yapılan göndermeler ile bu adeta haykırılır. Bu da bir sanat eserinden beklenilmeyecek kadar kibirli bir tavırdır.

polisSırayla gidersek; ilk filmi Polis izleyicilerimizin kafasını epey karıştıran, onlara bu filme “postmodern” yakıştırmasını yaptıran, çıktığı gibi kült ilan edilen, Türkiye sinemasında “çığır açtığı” söylenen ama aslında Takeshi Kitano filmlerinin ucuz bir yerlisi olmaktan öteye gidemeyen bir filmdir. İddia edildiği gibi anlaşılmaz bir film kesinlikle değildir. Özenilmemiş bir hikayenin arka arkaya kurgulanan parçalarıdır. Hikayenin filmde yarattığı koca deliği kapatmak için farklı yöntemler denenmiştir sadece.  Aynı sahne üç alternatif şekilde sunulur, grotesk sahneler bolca vardır, oyunculuklar çoğunlukla abartılıdır, yerli yersiz müzik kullanımı çoktur vb. Haluk Bilginer’in oyunculuğu dışında bunlardan birinin bu deliği kapattığı söylenemez. Bahsedilmesi gereken bir diğer nokta da filmin dilinin “dublaj Türkçesi” olduğudur. Bu ve asıl kötü adamın etrafına dizilmiş takım elbiseli yüzlerce adam gibi Uzak Doğu sinemasında birebir kopyalanan motiflerle film iyice kan kaybeder. Tek kuvvetli yönü “cheesy” veya “kitsch” (ucuz ama kaliteli ucuz) denilen yapısıdır. (Bu Afili Filintalar grubunun en belirgin özelliğidir neredeyse). Metin Erksan’ın The Exorcist benzeri filmleri yerlileştirdiği dönemi hatırlatır. Elbette bu filmi kurtarmak için yeterli değildir, hoş bir nostaljidir yalnızca. Ek olarak Ünlü’nün filmden iki-üç yıl kadar önce Murat Menteş’le yaptığı bir röportajda “öldürmek kesin konuşmaktır” sözü geçiyordu. Bu söz filmin her yerine serpiştirilmiş durumda. Filmdeki başka çoğu şey gibi hiçbir amaca hizmet etmiyor tabii ki. Filmin en büyük problemi her zaman vizyonsuzluk olarak kalıyor.

Diğer bir filmi Güneşin Oğlu, tıpkı ilk filmdeki gibi özensizliği ile dikkat çekmektedir. Ancak, bu sefer aynaya yansıyan kameraman, devamlılık hataları, kafa yorulmamış çekimler gibi mühim hatalar da belirir. Konusu itibariyle Polis’ten şüphesiz daha ilgi çekicidir. Yaratıcılık barındırır. Filmin kendini ve hikayesini çok da ciddiye almayan yapısı ise izlemeyi keyifli kılar. Bu açıdan Dublörün Dilemması kitabını hatırlatır hatta. Ancak, film bu noktada kendi tuzağına düşer. Vaaz vermeye başlar. Ünlü’den yukarıda yaptığım alıntıda kendisi sinemanın büyük laflar etmeye uygun bir form olmadığını söylüyordu. Bu teknik olarak doğrudur, sinemada biri çıkıp “Ne aşağılık şey şu insanoğlu!” dese ciddiye alınması çok zorlaşır. Zeki Demirkubuz’un Yeraltı’sı kaynak kitabının içerdiği tonlarca aforizmayı dışarıda bırakarak onları sinematografik bir dille anlatmayı çalışmıştır örneğin. Ya da Kieslowski’nin öldürme ve aşk üzerine filmleri “büyük laflar” eder ama duvarlara, twitter’a, tumblr’a yazamazsınız bunları. Farklı bir dille iletilmişlerdir size. Yani, sinema da büyük laflar etmeye uygun bir formdur aslında, nasıl yapılacağını bilmek gerekir yalnızca. Peki Ünlü ne yapıyor? Sanki bir kitaba yazarmışçasına bu kendini pek ciddiye almayan filmde fazla “ciddi büyük laflar” ediyor.  Üstelik bunu karakterini kameraya baktırarak yaptırıyor. “İnsan çabuk sıkılan bir hayvan”mış.  İçinde “En sevdiğin sanatçı kim? Zeki. Gördün mü sanat güneşi!” diye replik geçen, eğlence odaklı bir filmde bu ölçüde bir aforizmanın bulunması filmin samimiyetini sorgulatıyor.

gunesin ogluBir yerde diyor ki: Korku ruhu kemirir. Bu, bilindiği üzere Fassbinder’in Ali filminin alt başlığıdır. Tam olarak Angst Essen Seele auf. Fakat, angst  tam olarak veya yalnızca korku demek değildir. Sözcük, aynı zamanda Martin Heidegger terminolojisinin temel kavramlarından biridir. Demek istediğim şu ki afili iki laf etmek adına filmin senaryosunda büyük tutarsızlıkların oluştuğu. Ciddiyet beklentisi olmayan bir film, bir anda sizden insanın dünyaya fırlatılmışlık duygunu, Platon’un mağarasından postmodernizme uzanan derin bir konuyu, (“neymiş efendim, gerçek kişiden kişiye göre değişirmiş”), radikal özgürlüğü filmin içindeki saçma sapan unsurlardan biri olarak kabul etmenizi bekliyor. Düz bir küfür ile aynı seviyeye indiriyor bunları. YouTube’da “Filozof Reis” adında bir video var, onu izleyin lütfen. Filmin bu yaklaşımı ile karşılaştırırsanız çok ilginç sonuçlar elde edebilirsiniz.

Öyleyse bu mevzular herkesin anlayabileceği şekilde anlatılamaz mı? Anlatılır tabi. Ama o zaman duygulu bir şekilde pencereden baktığımız siyah beyaz fotoğrafların altına ne yazarız?

Film müzik kullanımı açısından Polis’ten geri kalmıyor. Ama bu sefer filmin temposu dolayısıyla daha oturaklı olduğu söylenebilir. Filmin bir sahnesi ise birazdan başka bir filminde daha detaylı inceleyeceğimiz bir konunun sanki  ayak sesleridir: Bilginer’in canlandırdığı şair Alper Canan evine döner, karısına önceden dayak atmıştır, ona bakarken telefonu 10. yıl marşı şeklinde çalar. Tıpkı felsefi vaazları gibi bu sefer de “şuna da bir laf çakayım” demekten kendini alamamış gibidir Ünlü.

Sayfa: 1 2


Yazar Hakkında

"Resim benim gözümde, ama ben, ben resmin içindeyim."



12 Responses to Sinemanın Sefaleti: Onur Ünlü Sinemasına Eleştirel Bir Bakış

  1. Faysal says:

    Kara-mizah ve Absürd komedi türlerini seven biriyim, özellikle ilgim İngiliz ekolünedir fakat Türkiye’de de Onur Ünlü’nün yaptığı işleri takip ederim. Yazan arkadaş Yağız Ay sanırım. Gerçekten eline, kalemine sağlık değerli arkadaşım. Çok iyi noktaları belirlemiş ve irdelemişsin, sinematografik eleştirilerine tamamen katılmakla birlikte Onur Ünlü’nün “modernite” ile sorununa değinmen de gerçekten tam yerinde olmuş, ki bundan ben de ziyadesiyle rahatsızım. Bu bağlam da neredeyse tüm yapımlarında(dizilerde dahil) başvurduğu çoğu zaman gereksiz, çoğu zaman haddinden fazla “arabesk güzellemesi” üzerine de yazılabilir ve eleştirilebilirdi kanaatindeyim. Faydalı bir yazı, devamını dilerim.

  2. kaspar hauser says:

    bence Onur Ünlü sineması Ertem Eğilmez’in Arabesk isimli son filminin modern ve genişletilmiş versiyonu. Post-modern Yeşilçam bile diyebiliriz hatta. özellikle seksenlerde ve doksanlarda doğan kuşaklar için çok dikkate değer ve anlamlı bir dil geliştirdi. gittikçe yozlaşan değerlerin boyunduruğundaki kadim Doğu kültürü ile yüzyılı aşkın bir zamandır neredeyse tek hakim kültür olan batı medeniyetinin kodları arasında sıkışmış anadolu insanının ama özellikle de gençliğinin yaşadığı iç çelişkileri ve bunalımları çok iyi yansıtan bir dil kullanıyor. bunda ne kadar samimi olduğu tartışılabilir olsa da, müdahil olmakla seyirci kalmak arasında bocaladığımız modern dünya ile yerel bir pencereden alay etme girişimi. aslında sanatın olanaklarını kullanmaya çalışarak yapılan bir tür entellektüel mastürbasyon. mahalle aralarında yaşanan aşkların kahramanı nice leyla ile mecnun’lar için yada bindiği otobüste orhan gencebay ferdu tayfur çalarken elinde shakespeare kitabıyla okulunun yolunu tutan bir edebiyat öğrencisi için çok tanıdık olan şeylerin karikatürize edilmesinden daha fazlası değil belki de bu sinema dili. bir umut sarıkaya karikatürü gibi tıpkı. onur ünlü’nün yaptığı şey sinema bile sayılmaz belki de. sokağa çıktığımızda ve içimize baktığımızda gördüklerimizin bir asimetrik izdüşümü yalnızca.

  3. sote silver says:

    Benim dakikalarimi ayiripta okudugum su yazida taraf olmus bir kisi yada taraf olanlara zit giden bir zat goruyorum. Sirf elestirmek icin elestiri yapan insanlarin aklinda yer etmis birini terslemeyi dogru bulmuyorum. Onur Ünlü kucuk butcelerle yapilabileceken iyi isleri yapan hatta dis cerceveye bakmadan bu ulke icinde yapilmis filmler icinde en iyisini olusturmus bir kisidir. Kiyaslamayi ulke degilde pprofesyonel filmler uzerinde yaparsaniz bizim ulkemizde sanattan anlayan tek bir yapim bulamazsiniz. Sirf aşk yuklu filmlerden kopup kendi hikayesini olusturan aşkı uzerine tuz gibi olsada olur olmasada olur kivaminda birakan yapilarin adamidir Onur ünlü. Goruslerinizin hic birine katilmamakla beraber. Tarafsizca elestiri yapmanizi temenni ve tavskye ederim.

    • Burak Hazine says:

      Esas Onur Ünlü’nün yere göğe sığdıralamaması mıdır doğru olan? Eleştiri, eleştiri yapmak için yapılmaz. Bu yazı, Onur Ünlü üzerine yazılmış en “tarafsız” yazıdır belki de. Siz önyargılarınızdan arınıp Onur Ünlü sinemasına başka açılardan bakmayı denerseniz dünya daha güzel bir yer haline gelebilir pek ala.

    • d says:

      ”Benim dakikalarimi ayiripta okudugum su yazida taraf olmus bir kisi yada taraf olanlara zit giden bir zat goruyorum.”

      – Ben de, aynı dakikaları ortaokulda Türkçe dersine ayırmamış bir kişi görüyorum.

      ”Sirf elestirmek icin elestiri yapan insanlarin aklinda yer etmis birini terslemeyi dogru bulmuyorum.”

      – Mesela dünya barışı için eleştiri yapan insanlar? Çifte standart?

      ”Onur Ünlü kucuk butcelerle yapilabileceken iyi isleri yapan hatta dis cerceveye bakmadan bu ulke icinde yapilmis filmler icinde en iyisini olusturmus bir kisidir. Kiyaslamayi ulke degilde pprofesyonel filmler uzerinde yaparsaniz bizim ulkemizde sanattan anlayan tek bir yapim bulamazsiniz.”

      – Oh ne ala! At götten 3-5 laf, elbet tutanı çıkar.
      3 örnekle karşılaştırma istiyorum. -de-da ları ayırmamak dikkatsizlik olabilir. ama külliyat üzerine konuşuyorsan örneğini vereceksin.

      ”Sirf aşk yuklu filmlerden kopup kendi hikayesini olusturan aşkı uzerine tuz gibi olsada olur olmasada olur kivaminda birakan yapilarin adamidir Onur ünlü.”

      -Siz de bu ayarda bir sinema seyircisisiniz değil mi? Hani ”Olsa da olur, olmasa da olur” kıvamında.

      ”Goruslerinizin hic birine katilmamakla beraber. Tarafsizca elestiri yapmanizi temenni ve tavskye ederim.”

      – ”Eleştirmek” fiilinin anlamını Türkçe öğretmenleriniz yerine Reha Muhtar’dan öğrendiğiniz için bilmiyorsunuz. Çözümü basit. Okuyun

      Tarafsız olan insan eleştirmez, görmezden gelir.
      Bir konu hakkında soru soruyor, kafa yoruyor ve anlam buluyorsan otomatik olarak bir taraf olursun.

      Götüne kodumun cahili seni.

  4. Bunuel says:

    Eleştirinin tarafsız olduğuna katılmıyorum. Yazıda bariz bir öfke ve Onur Ünlü’nün kitlelere hitap gücünün sebeplerini anlayamama görüyorum. Bu anlayamama da daha çok öfkeye sebep olmuş. Bu öfkenin görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Çok kişisel bir mesele gibi yaklaşılmış olaya.

    Yazının “büyük laflar” ve “teknik özensizlik” dışında neredeyse hiçbir noktasına katılmıyorum. Hatta ve hatta benzer örnekler sunulurken Bunuel gibi çok uç bir örneğin verilmesi açıkça gülünçtür ve sinemacının kendisi için hiçbir şey ifade edeceğini sanmıyorum. Yüksek Kültür ve Popüler Kültür’ün harmanlanmasından bahsederek konuya girip sonra Bunuellere Heideggerlere kadar çıkmak çorbayı bulandırmaktan başka bir şey değil. Eğer mevzumuz buysa, buna yakın örnekler verilmelidir.

  5. gülsüm özkaya says:

    Onur Ünlü’nün de sık sık dile getirdiği gibi bir film yalnızca bir filmdir. Teknik “özensizlik” diye tabir edilen sahneler de seyirciye bunu unutturmamak içindir sanıyorum. Zira onun bir film olduğunu unutunca filmi eleştirmek konusunda pek sığ kalınıyor. Eleştiride de bunun bariz bir örneğini görüyoruz. Sen Aydınlatırsın Geceyi filminin kurgusunun kötü olduğu söylenmiş halbuki film Altın Lale’de en iyi kurgu ödülünü aldı. Filmde kullanılan kan ağlamak deyimi de tasavvufi edebiyatta gönlün temizlenmesi anlamına gelir. Filmin gerçekle bağlantısının olmadığı söylenmiş. Neden olsundu ki? İzlediğimiz tüm filmlerin gerçekle bağlantısı olduğu için mi? Onur Ünlü’nün gerçek ile bağlantısı var. O da büyülü gerçekçilik.

    • Burak Hazine says:

      Tabii ki Altın Lale en iyi kurgu ödülünü almışsa kimseye söz söylemek düşmez. Sahi, Argo da en iyi film Oscar’ını almıştı. Tam bir başyapıt, değil mi?

      • gülsüm özkaya says:

        Elbette kimseye söz söylemek düşmez demiyorum. Ancak eleştiri yazısı açık bir öfkeyle yazılmış. Onur Ünlü sinemasının kibirli olduğu söylenmiş. Eğer biraz dikkatle ve önyargılarından arınmış bir şekilde izlenilseymiş kibirden eser olmadığının hatta -çok değerli bir söz olduğunu düşündüğüm için tekrar söylüyorum- “Bir film yalnızca bir filmdir.” diyerek gösterdiği mütevaziliğin de filmlerine sirayet ettiği fark edilirmiş. Onur Ünlü yaptığı işi ve dolayısıyla kendini yüceltmiyor, kutsamıyor. Belki de bu yüzden bu kadar eleştiri alıyor. Beyaz perdede alışılandan farklı şeyler gösterdiği için. Türk sinemasındaki tabuları yıktığı için.

        • d says:

          “Beyaz perdede alışılandan farklı şeyler gösterdiği için. Türk sinemasındaki tabuları yıktığı için.”

          Onur Ünlü hayranlığını anlamak için gerekli ipucunu sondan ikinci cümlenizde vermişsiniz. Diğer yandan sonuncu cümlenize karşılık soruyorum; ‘Türk Sineması’ndaki tabular’ nelerdir? Onur Ünlü bu tabulardan hangilerini ne şekilde yıkmıştır?

          Teşekkürler.

  6. anlayan adam says:

    Eleştirilerin hepsi tutarlı, açıllayıcı hatta çarpıcı belki de evrensel düzlemde doğru. kişisel olarak onur ünlü sinemasının samimiyetine ilişkin araşıyların bir yanılsama olduğunu düşünüyorum. kitlelerin tanıdığı hiçbir kimsede ve onların eserlerinde samimiyeti aramak kendi yalnızlığına karşı verdiği mücadeleni öfkeli dışavurumları oluyor. Bu sebeple samimiyeti araşıyı kibirli bir boşa kürek sallayıştır denebilir.

    Onur ünlü sineması iyi bir film yapma iddasında olan bir sinema dğeildir bu sebeple işini ciddiye alan diğer yönetmenlerle vs kıyaslanarak bir eleştiri metni oluşturmanın sağlıklı olduğunu düşünmüyorum.

    Son olarak onur ünlü’nün arabesk kültür ve varoluş felsefesini harmanlayarak oluşturduğu düşünce yapısı ve dolayısıyla üslubu sinemanın değil felsefenin tartışma alanı olmalı değil mi

  7. Parya says:

    Değindiğiniz noktalar çok yerinde fakat filmler arasında Beş Şehir’i göremedim. Ondan neden bahsetmediniz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑