Sinemanın Sefaleti: Onur Ünlü Sinemasına Eleştirel Bir Bakış

Yazar: Yağız Ay

Bence sinema sanatıyla bir şey anlatılamaz. Sinema ona uygun değil. Çok büyük laflar etmeye uygun bir form değil. Neticede eğlencenin bir parçası. İnsanlar eğlenmeye gidiyorlar. Ağır bir durum yok ortada. Bence sinema o kadar önemli bir şey değil kendi başına.” – Onur Ünlü[1]

Son yıllardaki Türkiye sineması (şaşırtıcı olmayacak şekilde) iki boyuta indirgenebilir: Sanat sineması ve popüler sinema. Bu ikisinin arasında kalan her şey ise izleyiciler tarafından “yenilikçi” bulunup kutsanmakta. Bunun son örneği televizyonda, sinemada yaptığı işleriyle Onur Ünlü.

Sinemasına dikkatli bakan biri hemen fark edebilir ki nasıl Ah Muhsin Ünlü mahlasıyla yazdığı şiirler Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Cahit Zarifoğlu gibilerine aşina olanlar için yeni  bir şey ifade etmiyorsa, sineması da Coenler, Bunuel, Kitano gibileriyle tanışıklık içinde olanlara yenilikçi bir şey ifade etmez. Filmlerini (Şubat, Leyla ile Mecnun, Deliyürek gibi dizilerini değil ) incelemeye başlamadan önce genel olarak sinemasındaki ilginç bir noktadan bahsedebiliriz. O da filmlerinin ara kültürel yapısıdır. Sanat sineması ve popüler sinemadan birine oturamamadan ziyade yüksek kültür ve popüler kültürün karışımıdır filmleri. Bu, yalnızca Ünlü’ye özgü değildir, içinde bulunduğu Afili Filintalar grubunun da ortaya koyduğu her işte bunun izlerini açıkça görebiliriz (Edebiyatta Murat Menteş, Emrah Serbes örnek verilebilir).  Shakespeare’le Ferdi Tayfur, Tarantino’yla Camus, Marquez’le Bruce Lee eserlerin içinde el ele dolaşırlar. Dolayısıyla iki tarafın kitlesi içinde ortaya keyif alınabilecek bir şey çıkar. Sorun şuradadır ki bu sadece Türkiye’de bu grubun eserlerindeki kadar göze sokularak yapılır. Hollywood, veya Avrupa’daki popüler filmlerin çoğunun altını kazırsanız karşınıza yüksek kültürün kendisi çıkacaktır. Popüler kültürün baş tacı diyebileceğimiz Star Wars’un, Lord of the Rings’in esasında Oedipus olması gibi. Bundan dolayı, bu eylem (yüksek ve popüler kültürü harmanlama) iki kere yapılan bir kültürel aşağı çekmedir aslında.  İkisini karıştırarak “ben hem bunu hem bunu biliyorum” demiş olur. Demek biraz hafif kalır aslında, seri bir şekilde yapılan göndermeler ile bu adeta haykırılır. Bu da bir sanat eserinden beklenilmeyecek kadar kibirli bir tavırdır.

polisSırayla gidersek; ilk filmi Polis izleyicilerimizin kafasını epey karıştıran, onlara bu filme “postmodern” yakıştırmasını yaptıran, çıktığı gibi kült ilan edilen, Türkiye sinemasında “çığır açtığı” söylenen ama aslında Takeshi Kitano filmlerinin ucuz bir yerlisi olmaktan öteye gidemeyen bir filmdir. İddia edildiği gibi anlaşılmaz bir film kesinlikle değildir. Özenilmemiş bir hikayenin arka arkaya kurgulanan parçalarıdır. Hikayenin filmde yarattığı koca deliği kapatmak için farklı yöntemler denenmiştir sadece.  Aynı sahne üç alternatif şekilde sunulur, grotesk sahneler bolca vardır, oyunculuklar çoğunlukla abartılıdır, yerli yersiz müzik kullanımı çoktur vb. Haluk Bilginer’in oyunculuğu dışında bunlardan birinin bu deliği kapattığı söylenemez. Bahsedilmesi gereken bir diğer nokta da filmin dilinin “dublaj Türkçesi” olduğudur. Bu ve asıl kötü adamın etrafına dizilmiş takım elbiseli yüzlerce adam gibi Uzak Doğu sinemasında birebir kopyalanan motiflerle film iyice kan kaybeder. Tek kuvvetli yönü “cheesy” veya “kitsch” (ucuz ama kaliteli ucuz) denilen yapısıdır. (Bu Afili Filintalar grubunun en belirgin özelliğidir neredeyse). Metin Erksan’ın The Exorcist benzeri filmleri yerlileştirdiği dönemi hatırlatır. Elbette bu filmi kurtarmak için yeterli değildir, hoş bir nostaljidir yalnızca. Ek olarak Ünlü’nün filmden iki-üç yıl kadar önce Murat Menteş’le yaptığı bir röportajda “öldürmek kesin konuşmaktır” sözü geçiyordu. Bu söz filmin her yerine serpiştirilmiş durumda. Filmdeki başka çoğu şey gibi hiçbir amaca hizmet etmiyor tabii ki. Filmin en büyük problemi her zaman vizyonsuzluk olarak kalıyor.

Diğer bir filmi Güneşin Oğlu, tıpkı ilk filmdeki gibi özensizliği ile dikkat çekmektedir. Ancak, bu sefer aynaya yansıyan kameraman, devamlılık hataları, kafa yorulmamış çekimler gibi mühim hatalar da belirir. Konusu itibariyle Polis’ten şüphesiz daha ilgi çekicidir. Yaratıcılık barındırır. Filmin kendini ve hikayesini çok da ciddiye almayan yapısı ise izlemeyi keyifli kılar. Bu açıdan Dublörün Dilemması kitabını hatırlatır hatta. Ancak, film bu noktada kendi tuzağına düşer. Vaaz vermeye başlar. Ünlü’den yukarıda yaptığım alıntıda kendisi sinemanın büyük laflar etmeye uygun bir form olmadığını söylüyordu. Bu teknik olarak doğrudur, sinemada biri çıkıp “Ne aşağılık şey şu insanoğlu!” dese ciddiye alınması çok zorlaşır. Zeki Demirkubuz’un Yeraltı’sı kaynak kitabının içerdiği tonlarca aforizmayı dışarıda bırakarak onları sinematografik bir dille anlatmayı çalışmıştır örneğin. Ya da Kieslowski’nin öldürme ve aşk üzerine filmleri “büyük laflar” eder ama duvarlara, twitter’a, tumblr’a yazamazsınız bunları. Farklı bir dille iletilmişlerdir size. Yani, sinema da büyük laflar etmeye uygun bir formdur aslında, nasıl yapılacağını bilmek gerekir yalnızca. Peki Ünlü ne yapıyor? Sanki bir kitaba yazarmışçasına bu kendini pek ciddiye almayan filmde fazla “ciddi büyük laflar” ediyor.  Üstelik bunu karakterini kameraya baktırarak yaptırıyor. “İnsan çabuk sıkılan bir hayvan”mış.  İçinde “En sevdiğin sanatçı kim? Zeki. Gördün mü sanat güneşi!” diye replik geçen, eğlence odaklı bir filmde bu ölçüde bir aforizmanın bulunması filmin samimiyetini sorgulatıyor.

gunesin ogluBir yerde diyor ki: Korku ruhu kemirir. Bu, bilindiği üzere Fassbinder’in Ali filminin alt başlığıdır. Tam olarak Angst Essen Seele auf. Fakat, angst  tam olarak veya yalnızca korku demek değildir. Sözcük, aynı zamanda Martin Heidegger terminolojisinin temel kavramlarından biridir. Demek istediğim şu ki afili iki laf etmek adına filmin senaryosunda büyük tutarsızlıkların oluştuğu. Ciddiyet beklentisi olmayan bir film, bir anda sizden insanın dünyaya fırlatılmışlık duygunu, Platon’un mağarasından postmodernizme uzanan derin bir konuyu, (“neymiş efendim, gerçek kişiden kişiye göre değişirmiş”), radikal özgürlüğü filmin içindeki saçma sapan unsurlardan biri olarak kabul etmenizi bekliyor. Düz bir küfür ile aynı seviyeye indiriyor bunları. YouTube’da “Filozof Reis” adında bir video var, onu izleyin lütfen. Filmin bu yaklaşımı ile karşılaştırırsanız çok ilginç sonuçlar elde edebilirsiniz.

Öyleyse bu mevzular herkesin anlayabileceği şekilde anlatılamaz mı? Anlatılır tabi. Ama o zaman duygulu bir şekilde pencereden baktığımız siyah beyaz fotoğrafların altına ne yazarız?

Film müzik kullanımı açısından Polis’ten geri kalmıyor. Ama bu sefer filmin temposu dolayısıyla daha oturaklı olduğu söylenebilir. Filmin bir sahnesi ise birazdan başka bir filminde daha detaylı inceleyeceğimiz bir konunun sanki  ayak sesleridir: Bilginer’in canlandırdığı şair Alper Canan evine döner, karısına önceden dayak atmıştır, ona bakarken telefonu 10. yıl marşı şeklinde çalar. Tıpkı felsefi vaazları gibi bu sefer de “şuna da bir laf çakayım” demekten kendini alamamış gibidir Ünlü.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Interstellar (Yıldızlararası): “Gerçek Orada Bir Yerde Değil…”

Yazar: Yağız Ay Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir. Christopher Nolan’ın...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir